|
Türkiye İlaç ve Kimya Endüstrisi İşverenleri Sendikası Yönetim Kurulu Başkanı |
| Farmasötik
ve Medisinal Kimya Derneği’nin değerli başkan ve üyeleri, saygıdeğer panel
konuşmacıları, değerli dostlarım, hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Konuşmama başlamadan önce beni bu panele davet etmek nezaketini gösteren yönetim kurulu başkanı Sayın Prof. Altan Bilgin Beyefendi’ye ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. 21. Yüzyıla girerken dünyada ve yurdumuzda farmasötik kimya eğitimi konusu, özellikle Türkiye gibi belli bir konumda gelişme gösteren ülkelerde büyük bir önem taşımaktadır. Farmasötik kimyanın temel uğraşısı, insanı sağlığına kavuşturacak olan ilaçların araştırılması, yapılması ve sonunda farmasötik endüstriye bir ürün verilmesi, verilen ürünün geliştirilmesidir. Farmasötik endüstrinin malı bu ürünlerdir. Dolayısıyla farmasötik endüstrinin yaşamı, gelişmesi ve büyümesi, farmasötik kimyanın ürün ve buluşlarına bağlıdır. Endüstri bu temel unsurdan hareketle, farmasötik kimya araştırmaları için her yıl milyonlarca dolar tutarında araştırma-geliştirme masrafı yapmaktadır. Özellikle binlerce farmasötik maddenin bulunması, bunların içinde etken maddenin daha etkeninin, en güvenilirinin bulunması ve bunun ilaç haline getirilebilmesi, farmasötik kimyanın ilaç endüstrisi için ne derece önemli olduğunu bir daha göstermektedir. Bu çok önemli endüstrinin işlemi için farmasötik kimya eğitimi nasıldır ülkemizde? Ona bir değinmek istiyorum. Farmasötik kimya öğrenimi Üniversite eczacılık eğitimi dört yıl. Üçüncü ve dördüncü yıllarda ikişer sömestr olmak üzere dört sömestr, haftada iki saat farmasötik kimya eğitimi; haftada dört saat laboratuvar eğitimi. Oysa farmasötik preparatların artan kompleks yapısı ve ilaç üreticilerinin ve devlet sorumlularının kalite kontrol konuları üzerinde fevkalade önemle durmaları, kalite kontrollerini yapanlar üzerine büyük yükler yüklemiştir. Bu görevi alan bireyler fevkalade iyi bir eğitim almalılar ki, kendilerine verilen görev konusuna en uygun tekniği seçebilmek için, bilinen tüm tekniklerin yararlarını ve uygunluğunu değerlendirebilmelidirler. Keza bu görevliler, tespit edilmiş yöntemlerin uygun olmadığı durumlarda da yeni metotlar geliştirebilme becerisine sahip olmalıdırlar.Yani farmasötik kimya öğrenimi, bireylerin ilaç endüstrisinde ve laboratuvarlarında, tıbbi farmasötik ürünlerin kalitesinin kontrolü ile ilgili alanlarda görev alabilme imkanlarını vermelidir. Farmasötik kimya genel kimyanın özel bir dalıdır. Ancak temel kimya eğitimi ve kültürü tam olarak özümsenemediği taktirde, farmasötik kimya ile uğraşanların başarı şansı azalmaktadır. Aynı durum analitik kimya ile uğraşan kimyagerler veya genel anlayışlar içinde öngörülen analitik kimya eğitimleri için de geçerlidir. Kısaca şunu ifade etmek istiyorum, farmasötik kimya eğitimi ilaç endüstrisi ve bu endüstride çalışmak isteyen eczacılar için fevkalade önemli bir eğitimdir. İlaç endüstrisinin beklentileri Türk İlaç Endüstrisi’nde 1998 verilerine göre çeşitli görevlerde 430 eczacı çalışmaktadır. Toplam istihdam yaklaşık olarak 18.000 olduğuna göre, toplam çalışanların % 2.5’u eczacı olmaktadır. Kabul edersiniz, bu oran çok düşüktür. Gelişmiş ülkelerde bu yüzde, hemen hemen asgari ölçülerde bir mislini geçmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde farmasötik kimya eğitiminin, özellikle endüstriye yönelik eğitimin teori ile birlikte pratik bilgilere dayanmasının fevkalade büyük yararı vardır. Endüstride eczacı istihdamının iki katına çıkabilmesinin temel koşulu, endüstrinin beklentilerinin karşılanmasıdır. Belli başlı beklentiler içinde çalışma alanındaki kararlılık, işletme yönetim bilgileri, farmasötik kimya alanında ise GMP, kalite güvencesi, kalite kontrolü, yeni ilaçlar üretim teknikleri, ilaç ham maddeleri üretimi proses geliştirmeleri ve değiştirmeleri, patent usullerinin özellikle farmasötik kimya ile irdelenmesi, farmasötik mühendislik, bilgisayara dayalı veya bağımlı enstrümantal analiz, dünya literatürünün takibi, bilgisayar kullanımı gibi konular yer almaktadır. Açılış konuşmasında, Sayın Başkanınızın yaptığı konuşması, bence tümüyle ders niteliğindedir ve bir bütün olarak duvara asılacak kadar, bugünkü farmasötik kimyanın genişliğini ve boyutunu ortaya koymaktadır. Bu boyuttaki bir farmasötik kimya eğitimi, öğrenciye ve mezun olan eczacıya yaratım, tasarım, hayal gücü, çok boyutlu düşünme ve sentez olanağını vermektedir. Genç ve yetenekli beyinlerin 25-50 m2 boyutuna sıkışmasını önlemektedir. Bu nitelikte bir farmasötik kimya eğitimi verilmediği taktirde ise o ülke veya o ülkenin bu sahada yetişmiş elemanları, dünya bilim hayatına, dünya teknolojisine, dünyanın üretim ve ticaretine, ülkenin patent hayatına katkıda bulunamamaktadır. Böylece ülkenin ekonomi ve ticareti, gelişmiş ülkelere bağımlı kalmaktadır. Bugün patent dışı üretilen klasik ilaç ham maddelerinin türevleri ile birlikte 2000’ı geçtiği ve pazar değerinin ise 10 milyar doları aştığını biliyoruz. Türkiye’de üretilen klasik ilaç ham maddelerinin toplam değerini ve sayısını tam olarak bilmemekle beraber, ihracatın 60 milyon dolar civarında olduğu, ithal edilen ham maddelerin değerinin ise 1998’de 769 milyon dolar olduğu bildirilmektedir. Oysa patenti henüz kabul etmiş bir Türkiye’nin çok daha fazla farmasötik ham madde üretebilmesi mümkün idi. Bu beklenti maalesef gerçekleşmemiştir. Klasik ilaçların daha etkin, daha emin ve daha kolay alınabilir olması, yan tesir ve gayrı safiyetin azaltılabilmesi için farmasötik kimyacıların yapacakları daha pek çok şey vardır. Özellikle maddi imkansızlıklar nedeniyle araştırma ve geliştirmesini sınırlı olarak yapmak zorunda olan ülkemizde, gerek kaliteli ilaç ham maddesi üretiminde, gerekse kaliteli müstahzar ilaç üretiminde farmasötik kimyacıların ve diğer meslek grupları ile yaptıkları veya yapacakları ortak araştırma ve geliştirmenin fevkalade önemi vardır. Globalleşen dünya ilaç ticaretinde, kalite ve fiyat çok önemli bir rol oynamaktadır. Ucuz ve kaliteli ilaç giderek karşılanamayan sigortalar giderlerinin karşılanmasında da çok büyük önem taşımaktadır. Türkiye 1993 yılında gayri safi milli hasılanın binde 46’sını araştırma-geliştirme için sarfetmiştir.Bu oran maalesef 1995 yılında binde 38’e düşmüştür.Çalışan her onbin kişinin ancak 8’i araştırma-geliştirmede görev almaktadır. Bu sayı Portekizde 29, İrlandada 65, Yunanistanda ise 25’dir. 1993 yılında Türkiye’nin araştırma-geliştirme ligindeki yeri 44.lüktür. Son yıllarda bu yerin daha önde olduğu söylenmektedir. Ama temennimiz daha da iyi olmasıdır. Bu tanımlamalardan sonra mevcut farmasötik kimya eğitimimizin ilaç alanındaki talepleri kaşılayıp karşılamadığına bakmak gerekir.Bazı kesimler, eczacılık eğitiminde şimdiye kadar olduğu gibi kimya ağırlıklı öğretimden biyolojik ağırlıklı öğretime geçmeyi savunsalar da bunun ne kadar yanlış olduğu giderek anlaşılmaktadır. İlacın tanıtımı ve hastaya ulaşımı ile ilgili alanlardaki eleman eksikliği biyolog ve hekimlerle giderilebilirken, ham madde üretimi, ilaç kontrol sistemi ve ilaç araştırmalarında özellikle kimya temeline dayalı dağarcığına sahip eleman ihtiyacı gün geçtikce belirginleşmektedir. Modern farmasötik kimyadaki gelişmelere paralel olarak, eğitim ve uygulamalarda da önceki örnekler yeniden gözden geçirilmelidir. 21. Yüzyıla girerken bilimsel gayretlerimizi oldukça artırmalıyız. Bu gayretler çerçevesinde verimli bir ham madde üretimi, ilaç kontrol sistemi, analitik validasyon strateji ve standardizasyonu, bütün bunları gerçekleştirebilmek için de yeniden bir farmasötik kimya lisans ve lisansüstü eğitimi yapılanmasına gitmek gerekmektedir. Farmasötik kimya araştırmaları Farmasötik kimya eğitiminin amacı bilimsel araştırmaya da yönelse, pratik uygulama yeri olan ilaç ve ihtiyaçlarına yönelik olmalıdır. Üniversitelerimizin çıkardıkları bilimsel dergilerde bazı araştırma sonuçları yayınlanmaktadır.Yeni buluşlara yönelik bu yayınların sayısı az olmakla beraber, övgüye layıktır ve yazarlarını kutlamak lazımdır. Ancak bu çalışmalar, ülkemizin ilaç endüstrisi amaçlarına uygun değildir. Türkiye’de patentin bulunmaması nedeniyle, pek çok ilacın üretim proseslerini geliştirerek üniversiteye ve araştırmacılara bir pazar sağlanabilecek iken, bu yapılmamaktadır; ilaç endüstrisinin bu konuda dışa bağımlılığı devam etmektedir. Üniversitelerimize bu yolla ekonomik ve teknolojik bir katkı sağlanabilecek iken, olanaklar Hindistan, Çin, İspanya vs. gibi ülkelere kaptırılmaktadır. Örneğin kolestrol düşürücü olarak, dediğimiz büyük bir grup ortaya gelmiştir: Statinler. Bunların birçok üyeleri vardır; Sinvostatin, Fluvastatin, Atorvastatin, Serivastatin. Bunları çoğaltmak mümkün. Sefalosporin keza üzerine çalışılabilecek büyük bir sahadır. Gene tansiyon düşürücü gruplar olarak son zamanlarda çıkan Vasartanlar, Rosartanlar v.s gibi gruplar… Bunları üniversitelerde çalışıp, sanayiye bu bilgileri aktarmak ve onları üretime geçirmek mümkün.Örneğin Sildenabil Türkiye’de patent almıştır, ama patent süresi geçmiş olan başka bir üretim prosesi de vardır. Keza bu prosesin daha değişik unsurları da vardır. Bunları denemek ve üniversiteleri ilaç endüstrisine mal veren işletmeler haline getirmekte büyük yarar vardır. Endüstri-üniversite işbirliği Üniversiteler
endüstrinin önüne geçmeli, geliştirdiği endüstriyel üretime hazır
buluşları endüstriye satmalı ve gelir elde etmelidir. Endüstriyi motive
etmelidir. “Endüstri bana gelsin, proje versin, ben de ona göre program
hazırlayayım ve böylece endüstri-üniversite işbirliği sağlanır” düşüncesinin
bugüne kadar gerçekleşemediği açıktır; bundan sonra gerçekleşmesi
de bana daha uzun seneler zor gibi görünüyor. Çünkü bu bilgileri ilaç endüstrisi
daha ucuz bir şekilde dışarıdan, örneğin Hindistan’dan know-how yolu ile,
lisans yoluyla, hammadde antlaşmaları yoluyla temin etmektedir.
Son söz Biraz evvel
söylediğim gibi farmasötik kimya eğitimi daha çok endüstriye yönelmelidir.
Teorik bilginin, pratik bilgiye dönüştürülmesi uygulama haline getirilmelidir.
Üniversiteler proje üreterek endüstriye yön vermeye çalışmalıdır. Bunun
için eğitimde farmasötik kimya laboratuvarları, sentez üniteleri geliştirilmeli
ve genişletilmelidir. Lisan muhakkak şart olarak koşulmalıdır.Bilgisayar
ve elektronik cihazların kullanımı muhakkak sağlanmalıdır. Bu sahada uzmanlaşmak
isteyen, gelişmek isteyen eczacıların yetişmesi için uzmanlık lisans üstü
eğitimi verilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Farmasötik kimya eğitimi patent
konusunda da uzmanlaşmaya önem vermelidir. Üniversite kütüphaneleri,
dünya farmasötik kimya gelişmelerini takip edebilecek bir seviyeye getirilmelidir.
Dünya literatürünü, patent uygulamalarını takip edemeyen bir farmasötik
kimya eğitimi günümüzde yararlı olamayacaktır. Ve nihayet eğitim müesseselerimizin
ilaç ve ilaç ham madde fabrikaları ile çok daha yakın işbirliğine girmeleri
lazım. Fakülteyi bitiren gençlerin istediği ve özendirildiği, 2 yıllık
lisansüstü eğitimi verilebilmeli ve bu eğitimle farmasötik kimyacıların
ilaç endüstrisinin ihtiyaçlarına ve araştırmalara cevap verebilecek
bir formasyon kazanmaları sağlanmalıdır. Benim kanıma göre 7-8 eczacılık
fakültesi bugün Türkiye’nin ihtiyaçlarına fazladır ve genç yeteneklerin
israfına neden olmaktadır. Benim girdiğim sene eczacılığa 45 kişi öğrenci
alındı. Bunların 16’sı 6 yıl üst üste iftihara geçmiş genç insanlandı.
Ve bunları sonra ben kaybettim. Eczaneci oldular ve kayboldular. Ülkemizdeki
7-8 eczacılık fakültesinin en az iki veya üçü, son iki yılını
tamamen veya çok ağırlıklı olarak farmasötik kimya eğitimine ayırmalıdır;
genç eczacıların bu konuda yeterli bilgi sahibi olması ve lisansüstü doktora
için yeterli zemin sağlanmalıdır. Böylece eczane eczacısı olmak isteyen
öğrenciler ile endüstriyi veya bilimsel kariyeri seçmek isteyen öğrencilerin
amaçlarına yönelik eğitim almaları da sağlanmış olur.
|