ASSOCIATION OF PHARMACEUTICAL AND MEDICINAL CHEMISTRY
Founded on June 10, 1994
Honorary President :   Prof.Dr. Hayriye Amal

Home       Association          Members        Events  Farmeder          Links      Journals



Noyanalpan   |  Nebioğlu  |  Şahin   |  Ateş  |   Domaç  |  Turgut


Ecz. Mehmet Domaç
Türk Eczacıları Birliği Genel Başkanı

 

Sayın Altan Bilgin, Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte birliğimizi ziyarete gelip, böyle bir toplantıda konuşmacı olup olmayacağımı sormuşlardı. Çok centilmen ve kibar davrandılar; sağolsunlar. Ben de kabul ettim memnuniyetle. Ancak burada bir kez daha bilgilendim, kabul etmemin ne kadar yararlı olduğunu da bir kez daha gördüm.

Lisans eğitiminde sıkıntı

Evet, nereden başlayayım  diye düşündüğümde… Bir genelden başlayıp, sonra çok özele gelmek için çaba harcamak istiyorum. Şimdi Türkiye’de daha çok araştırma kısmı üzerinde durmaya çalışacağım. Çünkü lisans eğitimindeki işlerde çok sıkıntı olduğunu biliyorum. Oraya da biraz değinmek istiyorum. Çünkü ben de sizler gibi on yıla yakın farmasötik kimya ile uğraştım. Orada çok sıkıntı olduğunu biliyorum. Fakültelerimize gelen öğrencilerin bilgi seviyeleri farklı ve farklı yerlerden gelmeleri nedeniyle yoğun bir kimya programı içerisinde algılama güçlükleri var. O algılama güçlüklerini yenip, onları belirli seviyeye getirmek, o seviyenin üstüne farmasötik kimya gibi böyle zor, yoğun, çok fazla bilgiyi gerektiren, çok fazla alandan etkilenen bir dersi anlatmak ve ilaç kimyası bilgisini alıp almadıklarını kontrol etmek gibi bir sıkıntınız var. Bilfiil laboratuvarında çalışan bir kişi olarak, bildiğimiz demir oksit yani pasın öğrenci tarafından farmasötik kimya dersi alınırken bilinmediğini gördüm. Kendim asistanlık yaparken bunu ancak beş yıl sonra öğrenebildim, ondan sonra da orta öğretim düzeyinde kimya dersi verilmesi gerektiğinin ve onun üzerinde bir çaba harcanması gerektiğinin farkına vardığımda çok geç olmuştu. Çok geç olmuştu  çünkü biz onlara, o öğrencilere, çok büyük formülleri öğretmeye çalışıyorduk. Algılanması çok zordu; algılayamadılar, öğrenemediler, ezberlediler. O ezberler sonucunda da farmasötik kimya derslerini, sınavlarını verdiler ve başarılı oldular. Okullarını da bitirdiler. Daha sonra öğrenmenin ne demek olduğunu eczacılık fakültesini bitirip asistan olunca, -uzmanlık da yoktu o zaman, onu da belirteyim… yani bizim zamanımızda uzmanlık falan yoktu, direkt asistanlık ve doktora söz konusuydu- onun da üçüncü yılında falan, öğrenmeye başlamışlardı. Ama vakit çok geçti; yaşları 26, 27’ye gelmişti. Ondan sonra da işte bir formasyona girdiler. Ama şimdi daha farklı durum. Bu gerçeği görmemiz lazım. Şimdi durum daha farklı; fakülteyi bitirenler daha çok olanakları olan, daha çok kitap olanakları, daha çok yurt dışına gidip gelme olanakları, internet olanağı, lisan öğrenme olanağı, hatta lisan öğrenerek üniversiteye gelme olanağı fazla olan kişiler. Çünkü onlar bizim çocuklarımız. Çünkü şimdi bizim çocuklarımız üniversitelere geliyorlar ve eğitiliyorlar. Biz eczacılar çocuklarımızı çok iyi eğitiyoruz, eğittiriyoruz. Onları çok iyi okullarda okutuyoruz. Hatta paralarımızın, kazandığımız paraların çok büyük bir kısmını çocuklarımızın okutulmasına harcıyoruz. Bunu çok önemsiyorum ben. İnsanlar ev almak, iki yılda bir yeni araba almak yerine, daha çok paralarını çocuklarının eğitimlerine harcasınlar istiyorum. Önemsiyorum, çünkü gördük: depremde evlerimiz de yıkıldı, arabalarımız da göçük altında kaldı…ama çocuklarımız hayatta ise, onların geleceğimizin güvencesi olduğunu gördük. Bu çok önemli bir yaklaşım diye düşünüyorum.

Araştırma-siyaset, siyasetçi, halk  ilişkisi

Şimdi bizim Türkiye’de araştırmayla, siyaset ilişkisi birbiriyle tamamen zıttır biliyorsunuz. Yani araştırmanın girdiği yere siyaset kesinlikle girmez. Çünkü siyasetçi orada mat olacağını bilir. Oradan kaçar hemen. Dolayısıyla bu sıkıntı, bizim en büyük sorunumuzdur. En büyük sorunumuz ve sıkıntımızdır Türkiye için. O siyasetçi parlamentoya da girince araştırma kurumlarına pay ayırmaz. Çünkü kendisi araştırmacının karşısında ikinci sınıf olacağını bildiğinden oraya pay ayırmaz. Sayın Turgut söyledi, % 0.33’lerdedir Türkiye’nin gayri safi milli hasıladan araştırmaya ayırdığı pay. Bir başka alana bakarsanız!.. Size başka bir örnek vereyim: örneğin jokey klubünün bütçesi… Jokey klubünün bütçesi, sekiz eczacılık fakültesinin üstüne 38 tane de tıp fakültesini  koyun, hepsinden daha fazla. Şimdi böyle bir olguyu Türkiye’de izliyoruz. Pay ayırmaz devlet; çünkü devleti temsil eden siyasetçiler… Siyasetçiler de bilimden nasibini çoğu zaman almazlar. Hatta bir kısmı bilim de demez, ilim der. İlim der; çünkü onun için öyle bir terminoloji gereklidir. Onlar da zaman zaman Türkiye’de iktidar olurlar. İktidar oldukları zaman da akılla yürütülen işlere değil daha çok başka hurafelerle yürütülen işlere para ayırırlar. Bu da çok doğal bir şey; bizim görevimiz de onları değiştirmek ve onları seçmemek… Araştırma-vatandaş ilişkisi nasıl? Hiç ilişkisi yok. Yani sokaktaki vatandaşla araştırmanın hiç ilişkisi yok. Bunu depremde gördük, biliyorsunuz. İki katlı yere beş kat müsaadesi almak için vatandaş koştu. Vatandaş koştu ve o evler yıkıldı. Araştırma-siyaset ilişkisi yok diyorum, bilgisi dahi yok. Bir ilçe –biliyorsunuz-, ilçe belediyesi, ilçenin güneyinde bulunan fay hattını kaldırıp ilçenin kuzeyine taşıdı. Güneyini imara açtı Türkiye’de. Yani bilimle hiç bir ilişkisi yoktur bu siyasi yapının, belediyelerin. İşte neyse o yaklaşımların. Buna benzer yaklaşımlar çok var Türkiye’de. Yani buna benzer alınmış kararlar çok var. Dolayısıyla biz vatandaş ilişkisini biliyoruz. Siyasetçi ilişkisini biliyoruz. Zaten o vatandaş o siyasetçiyi seçtiği için de sonuç çok fazla değişmiyor.

Araştırma-üretim ilişkisi

Araştırma-üretim ilişkimiz çok kötü maalesef. Şimdi burada biraz kendimizi eleştirmemiz lazım. Biz üretime yönelik bir araştırma oluşturamıyoruz. Bakın ben size bir örnek vereyim. Hafız Esat karar veriyor, Suriye’de, üniversitelere yazı gönderiyor. Diyor ki “benim şu konularda araştırmaya ihtiyacım var. Bunu yaparsanız sizi desteklerim” diyor. “Benim ülkemin -Suriye’nin- bu konuda araştırmaya ihtiyacı var. Bunu yaparsanız size para veririm, öbür türlü öğrenciyi eğitirsiniz”. Benim ülkemde öyle bir şey de yok. Benim ülkemde dikta rejim yok ama demokraside onun daha farklısının olması lazım. Demokraside onun gerçek anlamda kurumlarıyla, kurallarıyla birlikte olması lazım. Öyle bir şey yok benim ülkemde, keşke olabilse araştırmayı yönlendirecek bir bölüm olabilse… Şimdi Sayın Turgut’a da bazı atıflar yapayım, işte Hindistanlı var diyor..Amerika’da ben de 11 tane araştırma merkezini dolaştım. Biz bir araştırma merkezi kurduk, yakında açacağız, sizleri de bekliyoruz. Sizlere de görev düşüyor orada. Yani görev düşüyor derken hüda-I nabit değil; artık “gel hoca, sen burada vatan, millet, Sakarya diye uğraş”. O iş kalktı dünyada. Herkes gelecek, beyninin gücü, elinin emeği neyse onun karşılığını alacak. Şimdi şöyle bir şey var: araştırmayı yapacak kişiler özel olarak desteklenirler dünyada. Sakın ha şey anlamayın!.. Yani bütün öğretim üyeleri desteklenir, bütün üniversiteler desteklenir.. Hayır!..  Araştırma yapacak kişiler desteklenir. Onlar hatta farklı bir ölçüde de desteklenirler. Toplumun diğer kesimlerinden etkilenmesin diye koruma ve kollama altına alınırlar. Bu 1980’deki Sayın Evren’in yaptığı koruma, kollama değil. Yani toplumu kendi rızasıyla demokratik koşullar içerisinde koruma, kollamaya alınırlar. Neden? Onların üretecekleri toplumun geleceğidir çünkü. Toplumu değiştirecek ve dönüştürecek onların üretimidir. Şimdi bu yaklaşım Türkiye’de hiç bir zaman ortaya çıkmadı. Çıkamaz, çünkü ekonomik anlamda Türkiye bu alana para ayırmıyor. Ayırmak istemiyor. Bunu sağlamalıyız önce. Üniversite olarak baskı yapıp sağlamalıyız. Sayın arkadaşım dedi ki işte projenin % 50’sini TÜBİTAK destekliyor dedi. Doğrusu ben TÜBİTAK’ı çok yakinen izliyorum, öyle değil o iş bana göre. Yani siz % 50 para koyacaksınız, onlar da % 50 para koyacaklar ama bu parayı sonra geri alacaklar. Şimdi öyle bir şey varsa ben hazırım almıyorlarsa. Şimdi böyle bir yaklaşım da zaten olmamalı.Yani parayı geri almama üzerine kurulan bir yaklaşım da olmamalı. Çünkü o parayı geri almalı ki, bir başka projeyi daha destekleyebilsin. Bir başka projeyi, bir başka projeyi daha destekleyebilsin, yani projeler kendilerine yapılan yatırımı geri çevirecek projeler faslında olsunlar. Parayı batıran değil, parayı üreten projeler olsunlar ki başka projeler gelişsin.

Araştırma kurumları

Şimdi bu genel durumu değerlendirdikten sonra özele geldiğimizde ilaç sanayii-eczacılık fakülteleri ilişkileri gelişmez. Bakın ben bunu açık ve net bir şekilde Kaya Turgut da söyledi ama ben daha farklı bir şekilde söylemeye çalışayım. Gelişmez, neden? Nedeni şu: 1970’li yılların başında devlet dedi ki diğer ülkelerden gelen sanayicilere, yatırımcılara -60’lı yılların sonundaydı, 70’li yılların başı civarında- “Türkiye’de yatırım yapacaksınız, ilaç etken maddesi üreteceksiniz, falan filan”. Bir sürü de kurallar koydu. Kurallar koyduğu halde Türkiye’de yapılmadı bunlar. Yapılamadı, yapılmadı!.. Benim bir arkadaşım var. Novartis’in çok iyi bir yerinde. Ona şunu söyledim ben: Neden Türkiye’de araştırma-geliştirmeyle ilgili bir iş yapmıyorsunuz? Dedi ki “ben neden yapayım? Bana alt yapı lazım. Ben kimle yapacağım araştırma-geliştirmeyi?”. Dedim: işte var Türkiye’de.. yani “Türkiye’de ne var? Türkiye’de bir tek TÜBİTAK var. Hindistan’da bunun 70 katı var”. Kaya Turgut da ikide bir söylüyor, Hindistan’da var diyor. Evet, Türkiye’de bir tane, Hindistan’da 70 tane araştırma kuruluşu var. Dolayısıyla birin ürettiği ile yetmişin ürettiği çok farklı şeyler.
Biraz daldan dala olacak ama 1997 yılıydı sanıyorum, Sağlık Bakanlığı ile Küba’ya gittik Türk Eczacılar Birliği olarak. Dokuz tane araştırma merkezi dolaştık. Dokuz tane araştırma merkezi. İkisinden kısaca bahsedeyim. Bir tanesi deney hayvanı yetiştirme merkeziydi. Yılda 10 milyon deney hayvanı satıyorlar dünyaya. Deney hayvanı yetiştiriyorlar, dünyaya yılda 10 milyon deney hayvanı satıyorlar; 440 kişi çalışıyor deney hayvanı yetiştirme merkezinde. Bir yüksek teknolojili ilaç üretim merkezi kurmuşlar. Burada da 1200 kişi çalışıyor; 400’ü öğrenci olmak koşuluyla 1200 kişi çalışıyor. Altı tane ilaç bulmuşlar arkadaşlar. Küba’da 6 ilaç. Bu ilaçlardan bir tanesi geçtiğimiz yıl Türkiye’ye geldi. Hepatit B aşısı, yakında bir tanesi daha gelecek, streptokinaz. Orası Küba, burası Türkiye. Küba’nın yıllık ilaç tüketimi 80 milyon dolar. Türkiye’nin yıllık ilaç tüketimi 3 milyar dolar. Böyle bir karşılaştırmayı yaparsak göreceğiz ki arzu edilirse ve peşine düşülürse araştırma merkezleri kurulup orada da insanlar çalışıp yeni bir şeyler bulabiliyorlar. Şimdi bunu Türkiye de gerçekleştirebilir. Benim ülkem de bunu çok rahat gerçekleştirebilir. Onların harcadığı parayı harcayabilir. Diyorsunuz Küba’nın şeysi var, ambargosu var. Merkezin müdürüne sordum ben: Nasıl oldu bu? böyle bir merkez kurma olanağını nasıl yakaladınız? Dedi ki “dünyada İtalyanlar var”.. O şunu söyledi: “Önce çalınır, sonra taklit edilir, sonra da yenisi bulunur ve geliştirilir”. Böyle bu iş… Şimdi artık Türkiye çalma devresini geçti. Türkiye taklit etmekten gocunmamalı. Bakın çok açık söylüyorum, net bir şekilde: Türkiye taklit etmekten hiç bir zaman gocunmamalı, rahatsızlık da duymamalı. Çünkü Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Bugün Türk ilaç sanayii Hindistan’ın taklit ettiğini, Pakistan’ın taklit ettiğini, Çin’in taklit ettiğini Türkiye’de çıkarıyor. Türk ilaç sanayinin bir kısmı…Ama Türkiye’de taklit edemezsiniz, biz edemezsek onları da Hindistan’dan alacağız, taklitleri de; orijinali bırakın, taklitleri de Hindistan’dan, Çin’den alıp getireceğiz. Yeni ilaç geliştirme konusunda ve yeni ilaç bulma konusunda çabalarımız olmamalı mı? Tabi ki olmalı. Ama bunun için gerçekten üretime yönelik olabilecek uğraşlar içine girelim. Onbir tane araştırma merkezi dolaştım dünyada, yirmiüç tane siyaro (CRO) dolaştım. Yirmiüç siyaroyu dolaştığımda şunları gördüm: yaşları bizim yaşımıza gelmiş insanların elinde 4-5 tane ilaç vardı. Yani artık o ilaçlarla birlikte emekli olup, hayatlarının belli bir kısmını tamamlayacaklardı. Öyle bir çalışma ortamı içerisine girmişler. Ama işte otuz senesini geçirmiş ömrünün. Ömrünün otuz senesinden sonra elinde üç tane bulduğu ilaç ve faz III çalışmasına kadar gelen ilacı  vardı. Türkiye’de hepiniz, hepimiz bu noktaya gelebiliriz. Ama çok erken değil, birden değil, bir günde değil… Bir tek ilaç Türkiye’deki herkesin gelecek ve emeklilik garantisini sağlayabilir. Bunun için de çok rahat o sistemi kurabiliriz diye düşünüyorum. Şunu da belirteyim, bir Ar-Ge merkezi kurduk biz. Yakında hizmete açacağız, göreceksiniz umut ediyorum. Bu Ar-Ge merkezinden burada bulunan kişiler ve farmasötik kimya ile uğraşan kişiler de rahatlıkla yararlanabilecekler. Nedenine gelince, biz yeni ilaç üzerinde de çalışmak istiyoruz. Yani sadece bulunmuş ilaçların biyoeşdeğerlik, biyoyararlılık çalışması, faz II, faz III çalışmaları, faz IV  çalışmaları  gibi noktada değil. Yeni ilaç üzerinde çalışmanın yöntemlerini, çalışanlarla birlikte tespit etmeyi deneyeceğiz başlangıçta. Çok paramız yok. Çünkü biz Türk Eczacıları Birliği’yiz, yani bizim parayla da aslında ilişkimiz yok. Ama biz bu işi Türkiye’de inadına araştırma-geliştirme olsun diye yapıyoruz. Teşekkür ediyorum sayın başkanım.

 Top