CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİM SİYASETİMİZ

Prof. Dr. Eralp ÖZGEN

Türkiye Barolar Birliği Başkanı

 

Herhangi bir ülkede eğitim siyaseti, o ülkede nasıl bir gençlik istendiği, gelecek kuşakların temel değerlerinin ne olması gerektiği, nasıl bir insan gücüne gereksinim duyulduğu konularında temel ilkeler belirlendikten sonra, bu temel ilkeler çerçevesinde saptanır.

Ülkemiz, 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin toplanması ile birlikte adım adım bir devrimi gerçekleştirmeye başlamıştır. Cumhuriyet ile birlikte bu adımlar hız kazanmış, amaçlar daha açık dile getirilmiş, daha köklü işler yapılmaya başlanmıştır. Biz bu devrime “Atatürk Devrimi” veya “Türk Devrimi” ya da “Aydınlanma Devrimi” adını veriyoruz. Aslında hangi adı verirsek verelim, kast olunan aynı devrimdir. Devrimin öncüsü, lideri e1e alınarak ad verildiğinde buna “Atatürk Devrimi” adını veririz. Devrimin yapıldığı, devrim ile yepyeni siyasal ,sosyal ve hukuksal köşulların getirildiği ülke ve insanlar dikkate alınarak isim verilecek olursa buna “Türk Devrimi” diyebiliriz. Ve nihayet devrimin temel amacı, yarattığı yeni durum dikkate alınarak yapılacak isimlendirmede ise “Aydınlanma Devrimi”nden söz ederiz.

Farkettiğiniz üzere “Devrimler'den değil, “Devrim” den söz ettim. Günümüzde çoğu kez  “Atatük Devrimleri”nden  söz edilmektedir. Arıcak “Devrim” sözcüğünün bu şekilde çoğul olarak kullanılması, kanaatimce yanlıştır. Çünki  “Devrim”, devlet ve toplumun siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki yapısının köklü, hızlı ve kapsamlı değiştişilmesi anlamını taşır.1 Bunun için de çeşitli alanlarda köklü, kapsamlı değişiklikler yapılır. Her bir değişiklik tek başına “devrim” olamaz. Zira tek başına devlet ve toplum yapısını değiştirici güçte olamaz. Ancak çeşitli alanlardaki bu kapsamlı ve köklü değişiklikler, daha doğru deyişi ile yeniden yapılanma bir bütün olarak devrimi  oluşturur.

Üzerinde kısaca durmak istediğim bir diğer nokta da, devrim yerine “İnkılap” sözcüğünün kullanılmasının yanlışlığıdır. İnkılap, günümüzde “reform” anlamını taşımaktadır. Reformda ise, temel ideoloji, temel yapı aynı kalır; sadece düzeltme, iyileştirme yapılır. Oysa ülkemizde Cumhuriyet ile birlikte yapılan siyasi, sosyal ve hukuki kurumların iyileştirilmesi, düzeltilmesi değildir. Temel ideoloji, temel yapı baştanaşağı değiştirilmiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında “inkılap” sözcüğü esasen ihtilal, yani devrim anlamında kullanılmıştır. Örneğin 1789 Fransız ihtilalinden değil, o yıllarda hep Fransız inkılabından söz edilmiştir. 0 halde daha işin başından beri yapılanın bir reform değil, bir devrim olduğu bilinci ile hareket edilmiştir.

Sözünü ettiğimiz devrim ile ülkemizde aydınlanma hareketi başlamıştır.2 Batı'dan yaklaşık 300 yıllık bir gecikme ile ülkemiz aydınlanma çağına adımını atmıştır. Ancak ülkemiz koşullarının bu açıdan batı ülkelerinden önemli bir farkı vardır. Batı'da ilk başta felsefe hareketleri aydınlanma gereksinimini, aydınlanma bilincini insanlara işlemiş ve bu açıdan bilinçli toplumlar yaratmışlardır. Bunun sonucu aşağıdan yukarıya yönelik bir hareket şeklinde aydınlanma çağına adım atmışlardır. Ülkemizde ise, bu yönde sistemli, bilinçli bir fikir akımı halk kitlelerine ulaşmamıştır. Halkın büyük çoğunluğu cahildir; aydınlanma gereksinimini duymak bir yana, aydınlanma değerlerinin farkında bile değildir. Bu nedenle Türk aydınlanması, halk kitlelerinin bir gereksinimi olarak ortaya çıkmamış; bir çekirdek kadronun yukarıdan aşağıya doğru hareketi ile oluşmuştur. Yani deyim yerinde ise, Türk halkına aydınlanma çağı, üstten, iktidarda olanlar tarafından hediye edilmiştir.

Bunun sonucu, devrimci kadrolar ilk başta büyük bir sorun ile karşı karşıya kalmışlardır: Aydınlanmanın gelecek kadrolarını yetiştirmek; halkı bu yönde eğitmek. Bunlar yapılmadığı sürece, başlatılan devrimin geleceği olamazdı. Bu nedenle yeni bir eğitim sistemine geçilmiş ve bu eğitimin devrimin hem yapıcısı hem de koruyucusu olması amaçlanmıştır.

İşte bu nedenledir ki, eğitim siyaseti çok önemli bir sorun olarak Türk devriminin ilk yıllarında ortaya çıkmıştır. Devrimin lideri Atatük de bunun farkındadır: “En mühim en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı ve yüksek bir cemiyet halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder” dedikten sonra3 ilave eder: “Bazı şeyler vardır ki bir kanunla, bir emirle, bir düdük çalarak düzeltilebilir. Ama bazı şeyler vardır ki, kanunla, emirle, milletçe omuz omuza boğuştuğumuz halde düzelmezler. Fesi atar şapkayı giyer adam, ama alnında fesin izi vardır. Siz sarıkla gezmeyi yasaklarsınız. Kimse sarıkla dolaşmaz. Ama bazı insanların başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünki onlar zihniyetin içindedir. Zihniyet, binlerce yılın birikimidir. O birikimi bir anda yok edemezsiniz; boğuşursunuz onunla sadece..... Yeni bir zihniyet, yeni bir ahlâk yerleştirinceye kadar boğuşursunuz ve sonunda muvaffak olursunuz.” 4  Bu nedenlerle daha Sakarya Savaşı kazanılmadan, yani savaş devam ederken 16 Temmuz 1921'de Ankara'da eğitim kongresi toplar, eğitimin önemini vurgular. Atatürk şöyle der: “İnsanlarımızı batı medeniyet seviyesine yükseltmedikçe İstiklâl Savaşı bitmeyecektir.” 5  1923 yılında yurt dışına öğrenci yollanmaya başlanır. Yurt dışına gidecek öğrencilere Atatürk çektiği telgrafta şöyle der: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Alevler olarak geri dönmelisiniz.” 6   Atatürk, devrimi sürekli kılabilmek için eğitimin öneminin, eğitim için verilecek mücadelenin ve bu mücadelede görev alacak öğretmenlerin ne derece önemli bir işlevi yerine getireceklerinin bilincinde olarak şöyle diyordu:

“Bir ulus bilim ordusuna sahip olmaz ise, savaş alanlarında kazanılan zaferler devamlı sonuç vermez. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenler! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve ordularınızın zaferi için sadece bir imkan yarattı. Gerçek zaferi sizler kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başaracaksınız.”

Atatürk öğretmenlere hitaba devam ediyor: “Yeni kuşağı, Cumhuriyet'in özverili öğretmen ve eğitimcileri sizler yetiştireceksiniz. Yeni kuşak sizin eseriniz olacaktır. ..... Cumhuriyet düşünce bakımından , teknik bakımdan güçlü ve yüksek nitelikli koruyucular ister.” Böylece yeni yetiştirilecek kuşağın Cumhuriyet'in yani Aydınlanma'nın koruyucuları olacağını belirttikten sonra, eğitimin hedefini şu meşhur ve çok önemli cümlesi ile vurgular: “Hiç bir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”  Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirebilmek için geleneklerin olumsuz etkilerinden de kurtulmak gerekir. 1922 yılındaki bir konuşmasında  “Geleneksel eğitim ve öğretim yöntemleri yaratıcılığı engelleyici niteliktedir” diyen Atatürk, 1931 yılındaki konuşmasında konuyu daha açıklıkla ortaya koyar: “....yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşamalıyız. Bu ise ancak ilim ve fen ile olur. Hiçbir tutarlı delil taşımayan bir takım geleneklerin, inançların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi güç olur. Belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler hayatı akla ve gerçeklere uygun göremez. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.” 7

İşte bu amaçla, yani “fıkri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirebilmek için başlatılan eğitim seferberliğinin ilk başta üç temeli atılır:

1 ) Öğretim birliğinin sağlanması,

2) Yazının değiştirilerek latin alfabesinin kabulü,

3) Dilin Türkçeleştirilmesi.

Bunlara sıra ile bir göz atacak olursak:

1 ) Öğretim birliğinin sağlanması:

Eğitim seferberliğinde en önemli aşama, öğretim birliğini sağlamak amacı ile 1924 yılında kabul edilmiş bulunan “Tevhidi Tedrisat” yani Öğretim Birliği Yasası'dır.

Bu yasa iki açıdan önemlidir: Birincisi, ülke okulları arasındaki ikiliği ortadan kaldırmak açısından önemlidir. Osmanlı döneminde Tanzimat'a kadar “eğitim ve öğretim salt `öbür dünya' amacına dönüktü. Tarih, coğrafya, felsefe, hesap, biyoloji ... dersleri ile meslek ve beceri kazandırıcı faaliyetler mektep ve medrese programlarında yoktu. Tanzimat döneminde bu geleneksel ve uhrevi öğretim kurumlarının yanında, yarı uhrevi yarı dünyevi yeni okullar öngörüldü”.8 Ama dini öğretim ve eğitime dayalı okullar da devam etti. Ancak bu iki farklı eğitim, “farklı okullar ve medreseler, birbirlerinden kopuk, ayrı ruhta, dünya ve ahiret görüşleri bağdaşmayan kuşaklar yetiştiriyordu” 9 Bu giderek okumuşlar arasında büyük bir ikiliğe ve toplumu bölme noktasına ulaştı. Toplumun okumuşları “mektepli” ve “medreseli” diye ikiye bölündü. İşte bu bozuk ve toplum için tehlikeli düzeni değiştirmek amacı ile Öğretim Birliği yasası kabul edildi. Atatürk bu konuda şöyle diyordu: “İki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır.”10 Yasa gerekçesinde de bu fikir açıkça söyleniyordu: “...bir milletin fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan

yetiştirir. Bu ise his ve fikir birliğine ve tesanüt gayelerine tamamen aykırıdır.”

Yasanın ikinci önemi, yeni devletin, Cumhuriyet'in hangi temele dayanacağını göstermesi ve yeni kuşakları bu yeni temel amaca göre yetiştirme yolunda ilk önemli adım teşkil etmesidir.

Aydınlanma'nın temeli “laiklik”tir. Çünkü laiklik kabul edilmedikçe, insanların dogmalardan kurtulmasına, aklı ön plana almasına olanak yoktur. Akıl ön plana alınmadıkça, akıl inanca üstün kılınmadıkça, tartışmaya, incelemeye, araştırmaya, özgür düşünceye yer olmaz ve sonuç olarak da Aydınlanma'dan söz edilemez. O halde “laiklik” ilkesi, Aydınlanma'nın olmazsa olmaz koşuludur.

İşte, Türk aydınlanmasını başlatan Atatürk devrimi de bu nedenle , laik bir düzeni kabul etmiştir. Bunun adının henüz konmadığı, tam bir açıklıkla ifade edilemediği ilk zamanlarda dahi yapılan her şey laik bir düzene yönelikti. Öğretim Birliği yasası da bu açıdan çok önemli bir nitelik taşıyor, daha önce Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı'na bağlı tüm okulları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlayarak, dini temelden uzaklaştırıyordu. Böylece de laik bir devletin, laik kuşaklarını yetiştirebilmenin ilk adımı atılıyordu. Esasen Atatürk bunu bir konuşmasında oldukça açıklıkla belirtiyor ve şöyle diyordu: “Efendiler; yeryüzünde üçyüz milyonu aşkın İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef gerçek şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlakı onlara bu esaret zincirini kırabilecek insani niteliği vermemiştir, veremiyor. Çünki hedef alınan, milli terbiye değildir.” 11 Böylece Atatürk, dini terbiye değil, milli terbiye gerektiğini vurguluyordu.

Bütün. bunların sonucu, laik okullarda laik eğitime yönelindi. Laik kuşaklar yetiştirilmeye başlandı. Eğer gelecek kuşaklar laik bir anlayış doğrultusunda eğitilmezler ise “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar yetiştirilemezdi. Okullarda mevcut olan din dersleri 1927 yılında zorunlu olmaktan çıkarıldı ve nihayet 1931 yılında önce ortaokullardan, daha sonra ilkokullardan tamamen kaldırıldı.

2) Latin alfabesinin kabulü:

1 Kasım 1928'de Arap harfleri terk edilerek , latin harflerini esas alan Yeni Türk Alfabesi kabul edildi. Bilimsel olarak saptanmıştır ki, Türk konuşma dili, Arap yazısı ile yazılmaya uygun değildir. Örneğin dilimizde oldukça çok kullanılan “ç” sesini gösteren bir harf Arap alfabesinde yoktur. Keza Arap alfabesinde o,ö,u,ü harfleri tek bir harfle gösterilir. Bu farklı sesler için ayrı harfler yoktur. Bunun sonucu örneğin “ol” ile “öl” aynı şekilde yazılır.12 Ancak bütün bu eksikliklerine rağmen bin yılı aşkın süre, Türk dili Arap alfabesi ile yazılmaya çalışılmıştır. Olmamıştır. Yetmemiştir. Bu yüzden Türkler tarafından Arap yazısına, Araplarca bilinmeyen kimi eklemeler yapılmıştır. Yine olmamıştır; yazışmalarda yanlış anlamalara yol açmaktan kurtulunamamıştır.Türk, ayağına uymayan bir ayakkabı ile dolaşmıştır, bin yıl boyunca. Topallamıştır. Sonunda çıkarıp atmıştır bu ayakkabıyı, kurtulmuştur.

Ayrıca bilindiği üzere Arap alfabesi ile okumak ve özellikle yazmayı öğrenmek çok uzun zamana gereksinim göstermektedir. Eğitimin kitlelere kısa zamanda yayılmasını isteyen, yeni anlayışta yeni kuşaklar yetiştirmek amacında olan Cumhuriyet'in bu boş geçecek zamana tahammülü yoktu. Atatürk 9 Ağustos 1928 günü Sarayburnu'nda halka hitaben şöyle diyordu: “Çok işler yapılmıştır, ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir, her vatandaşa, kadına, erkeğe, hammala, sandalcıya öğretiniz. Bir milletin, sosyal bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse, bu ayıptır, bundan insan olanların utanması gerekir.....milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir, Türkün karakterini anlamıyarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır......En nihayet bir iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz yazısı ile, kafası ile bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir.”

Alfabenin ve yazının değiştirilmesi, yeni Cumhuriyet'in yön değişlikliğini de göstermektedir. Artık, dogmalarla yaşayan, aklı değil vahiyleri esas alan Araplardan ayrılınmakta; laikliği temel alarak aklın üstünlüğünü kabul etmiş ve böylece bilimsel alanda büyük gelişmeler göstermiş batıya yönelmektedir genç Cumhuriyet. Yeni kuşaklar da aydınlanmasını tamamlamış batının yeni değerleri ile yetişeceklerdir.

3) Dilin türkçeleştirilmesi:

“Dil, milli varlığı destekleyen en büyük dayanaktır. Miltet dediğimiz en büyük insan topluluğunun  oluşmasmda dil en önemli bir faktördür. Dil, milli yapıyı oluşturan, sağlamlaştıran başlıca etkendir, ortak bağdır. Osmantıca, Arapça  ve Farsçanın etkisi ile milli bir dil olmaktan uzak kalmıştı. Büyük halk kitlesinin konuştuğu dil ile, aydınların konuştuğu dil arasında uçurumlar vardı. Aydınların, büyük halk topluluğundan ayrılması, milletin çeşitli diller konuşur sınıflar halinde bölünmesi sonucuna varmıştı. Dil birliğinden yoksun kalan bir ülkenin, birliği de tehlikeye düşmüştü.”13 İşte bu nedenledir ki, dilin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başlandı.

Dil sadece bir düşünce açıklama aracı değil, aynı zamanda bir düşünme aracıdır. Beynimizde de dille, sözcüklerle düşünürüz. Yabancı dillerin egemenliği altında ancak, o dillerin kültür değerleri ile düşünülür. Yabancı kültür, daha beyindeki düşünce safhasında kişiye egemen olmaya başlar. Öyleyse, kendi milli kültür değerleri ile bütünlük kurabilmenin, bağımsızlığı sağlayabilmenin ilk koşulu, kendi diline sahip olmaktır. Bu nedenledir ki, yarı Arapça, yarı Farsça Osmanlı dili ile laik bir toplum düzeni kurmaya olanak yoktur. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmeye olanak yoktur.

Bu temel esaslar çerçevesinde, kitlelerin eğitilmesi çalışmaları hızla ilerledi. Bu konuda Atatürk'ten sonra en çok emeği geçen ve Türk Milli Eğitimi'ne damgasını vuran kişi Mustafa Necati olmuştur.14 Bakan Mustafa Necati yayınladığı Bakanlık genelgeleri ile Türk Milli Eğitimi'nin temel ilkelerini şu şekilde belirtiyordu : “Türkiye'de herkesin milli ve dünyevi, modern ve demokratik bir terbiye alması esastır...Eğitimin milli olmasından maksat, gençleri yaşayan bütün kurumları, düşünce ve idealleriyle milli topluma uydurmaktır…Dünyevi kelimesinden hedeflenen anlam, eğitimin laik15 olması, düşünceyi daraltan ve vicdan özgürlüğünü kıran her türlü dini etkiden uzak bulunmaktır. Modern deyimiyle, eğitimin, yöntemler ve teknikler bakımından en yeni bilimsel kurallara göre sürdürülmesi, demokratiklik ile de eğitim ve öğretimin bütün olanaklarından kadın, erkek tüm ulus bireylerinin eşit derecede yararlanması, serveti, toplumdaki yeri ne olursa olsun her gencin yeteneği ve zekası derecesinde öğrenim görebilmesine hiç bir engelin konmaması düşünülmüştür.”16

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında düşünülen eğitim, sadece okullarda çocukların eğitimi değildi. Toplumun büyük çoğunluğu cahildi, okur yazar değildi. Bu nedenle, bugün halk eğitimi ya da yaygın eğitim dediğimiz, halkın okur yazar olmasını sağlayacak bir eğitime gereksinim vardı. Bunun nedenlerini Atatürk şöyle ifade ediyordu: “Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Fakat geleceği yetiştirecek ana, babalar şimdiden az çok aydınlatılmalıdır. Ki yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirebilsinler. Bilenler bilmeyenleri toplayıp okutmayı bir vazife bilmelidirler.”17

Ancak o tarihlerde nüfusumuzun %75.8'i köylerde yaşıyordu. Nüfusun dörtte üçünü ihmal eden bir eğitimin başarılı olmasına olanak yoktu. Ayrıca köylü cahil kaldığı sürece, kapalı köy toplumunda tek danışılacak, inanılacak kişi köy imamı oluyordu. Nüfusun dörtte üçünün imam etkisinde bulunduğu bir ülkede ise laik bir düzen kurmaya, aydınlatmayı başlatmaya olanak yoktu. Başlasa dahi, sonu gelmeyecek bir uğraş olurdu. Bu nedenle eğitimin halk kitlelerine ve özellikle köylere ulaşması önem kazanıyordu. 22.3.1926 tarihli yasa ile köy okulları açılması öngörüldü. Köy çocuklarının eğitim gereksinimini karşılamak üzere açılan bu okullarda tarım ve iş etkinliklerine de yer verildi. Çünki Atatürk'ün çeşitli konuşmalarında vurguladığı üzere “Eğitim gerçeklerden uzaklaşmayacaktır. Gerçekliğe dayanan eğitim uygulamalı olacaktır. En iyi öğrenme yaparak öğrenmedir. Deney ve gözlem yapmak esastır.”18 1928'de “Millet Mektepleri” açıldı.19 “1930'lu yıllarda Köy Eğitim Kursları, Halk Okuma Odaları, Akşam Sanat ve Akşam Ticaret Okulları, Halkevleri açıldı. Buralarda eğitim, yönetim ve yönlendirme ağırlığı öğretmenlerde, eğitmenlerde, validen katibe kadar devlet memurlarındaydı. Cumhuriyet kültürünü yaymak için açılan Çavuş Eğitmenler Ocağı düşünüldüğünde ise 10 yılda 36 bin köye en az birer eğitmen gönderilmesi hedeflenmişti. “Köylü çavuştan eğitmen” o günkü şartlarda Türkiye için bir çareydi. Oluşturulan Köy Eğitmen Teşkilatı ile her yıl 3 bin kadın-erkek eğitmenin maarif ordusuna katılmaları planlanmıştı. Eğitmenlerin sürekli köyde kalmaları, köye yaygın eğitim götürmeleri, köyün her türlü sorununu çözecek yeterlikte ve yetkinlikte olmaları, köy yaşamında esaslı değişikliklere öncülük etmeleri tasarlanmıştı.”20

1931 ve 1935 yıllarında toplanan CHP Kurultaylarında ilköğretimin yaygınlaştırılması için bir sıra kararlar alındı. Bu kararlar çerçevesinde “eğitim projesi” geliştirildi. İlk başta, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan gençler, devlet üretme çiftliklerinde yetiştirildikten sonra köy okullarına atandılar. Bunlar genel öğretim yanında, tarımsal alanda da öncülük yaptılar. Bu uygulamaya 1936 yılında başlandı. Olumlu sonuç alınması üzerine, yasal çerçeveye 1937 yılında bağlandı. Ve 1940 yılına kadar başarı ile yürütülen bu program, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel 21 ile onun ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından daha geliştirilerek Köy Enstitüleri projesine dönüştürüldü. Köy enstitülerinin amacı, köy okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirmek, yöre kalkınmasında görev alacak “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür”kişileri yetiştirmekdi.22 Köy enstitülerini bitirerek köylerde görev alacak öğretmen ve eğitmenlerin görevleri iki ana gurupta toplanıyordu.

Birinci gurup görevler okul ve kurslarla ilgiliydi ve okulların sadece derslik değil, aynı zamanda köyün özelliğine göre teknik ve tarımsal çalışmaların yapıldığı birer eğitim merkezi şeklinde çalışmasını amaçlıyordu.

İkinci gurup görevler ise dışa dönüktü: Köyde üretimin artmasını, ekonomik yaşamın gelişmesini ve kooperatifleşmeye yönelmeyi öngörüyordu. Böylece “canlı ve  hareketli köy” kavramı gerçekleştirilecekti.23  Köy enstitülerini bitiren öğretmen ve eğitmenler, kendi köylerine atanıyorlar ve onlara kendi köylerinde, eğer olanak yoksa en yakın köyde toprak ve ev sağlanmaya çalışılıyordu. Böylece bu öğretmen ve eğitmenler kendilerini “geçici memur” olarak görmeyecek ve muhit yabancılığı çekmeyecekdi. Bunların sonucu bu öğretmen ve eğitmenler köyün temel taşı haline gelecekler, çeşitli baskı guruplarının etkisi ile ya da başka nedenlerle tayin edilmek, sürülmek korkusu olmadan çalışacaklardı. Yani bunlar giderek köyün fikri lideri haline dönüşecek, genç Cumhuriyet'in yeni değerlerini kırsal alana yayacaklardı. Bu yüzden de köy enstitülerinde bunlara sadece kuramsal eğitim verilmekle yetinilmiyor; modern tarım yöntemleri yanında elektirikçilik marangozluk, inşaatçılık konularında da pratik çalışmalar yaptırılarak, bu konularda beceri kazanmaları sağlanıyordu. Köyü, yani nüfusumuzun %75'ini aydınlatmayı, devrime kazandırmayı öngören bu projenin ilk yıllarda büyük başarı kazanması sonucu, bu kez Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacı ile HasanoğlanYüksekKöy Enstitüsü açıldı (yı1:1942). Bu okullar sayesinde köylere, yeni düzenin fikirlerini, değerlerini benimsemiş yeni öncüler gönderilmeye başlanmış; hem kırsal kesimdeki vatandaşların aydıntanması sağlanmaya çalışılmış, hem de terk edilmiş değerlerin sözcüsü imamların öncülüğü ortadan kaldırılmıştır.

Aynı, yönde değişiklikler yüksek öğretimde de yapıldı.1933 yılında İstanbul Darülfünunu kapatılıp yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Darülfünun medrese zihniyetine dayanıyordu. Medrese eğitiminin temeli, aslında inanç sahasına giren bazı hususları değişmez gerçekler olarak kabul eden -araştırıcı, yaratıcı değil- sadece nakilci bir öğretim idi. Oysa yapılması gereken akıl yeteneklerini geliştiren bir eğitim sistemi kurmak olmalıydı.24 Bu nedenle medreseler 1925 yılında kapatıldı.Bu tarihlerde Atatürk Rize'ye gider. Rize'de bir heyet gelerek Atatürk'ten medreselerin açılmasını isterler. Atatürk'ün cevabı kısa ve kesindir: “Mektep istemiyorsunuz. Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız, artık bu zavallı millet, bu memleket evladı yetişsin. Medreseler açılmıyacaktır. Millete mektep lazımdır.”25 Kuşkusuz Atatürk'ün “mektep” sözcüğü ile kasdettiği, aklı temel alan laik okullardır. Esasen Atatürk sadece falan veya filanın sözlerini, davranışlarını nakleden öğretime değil, bilimsel öğretime dayanmak gerektiğini daha 1924 yılında Samsun'da     öğretmenlerle yaptığı konuşmada şöyle belirtiyordu:   “Dünyada herşey için, maddiyat için, maneviyat için, başarı için en gerçek mürşit (yol gösterici) bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir (sapkınlıktır)”.26  Ancak Darülfünun hala medrese zihniyetine dayanıyordu. Aklı temel alan laik bir düzen kurma yolundaki Cumhuriyet'in medreselerle işi olamazdı. Yüksel tahsil gençliğini medrese zihniyetine bırakamazdı. Bu nedenle Albert Malch adlı bir bilim adamına darülfünun incelettirilerek bir rapor hazırlattırıldı. Albert Malch raporunda şöyle diyordu: “Darülfünun sorunu esas itibariyle Türkiye'nin fikri, manevi, hatta sosyal geleceği sorunudur....... bir uygarlık ancak bilimin gelişmesi oranında” gelişebilir. 27

1933 yılında İstanbul Darülfünunu kapatılıyor; onun yerine aklı, araştırmayı ön plana alacak olan Üniversite kuruluyordu. Artık bilimin gelişeceği Üniversitelerin kurulması başlamışdı. 1946 yılında, çok partili ilk seçimlerden kısa süre önce Üniversitelere özerklik tanıyan 4936 sayılı yasa yürürlüğe sokularak, Üniversite özerkliği de sağlandı. Üniversite özerkliği, bilimsel araştırmaların kimseden

çekinmeden, herhangi bir idari organın emrine tabi olmadan serbestçe yapılabilmesi için ön koşuldur. Prof.Hisch şöyle diyordu: “Üniversiteler gibi çeşitli bilgi ve uzmanlığa ayrılmış kurumların, merkezden ve bir elden yönetilmesine imkan yoktur. Böyle bir yönetim şekli kuruluş devirlerinde fayda verse bile fakülte ve üniversitelerin gelişmesini sağlayamaz; üniversiteler ancak kendilerini oluşturan bir çok üniteler halinde ve her ünite kendi içinde kurulacak kurullar ve bunların seçtikleri başkanlar tarafından yönetilmek, diğer bir deyimle üniversite kurulları, bütün üniversite elemanları tarafından yürütülmek lazım gelir. Üniversite üyeleri için araştırma, öğretim nasıl bir görev ise, kendi kurumunu kendisinin yönetmesi de aynı surette bir ödevdir ve üniversiteler ancak böyle bir yönetim şekliyle gelişmişlerdir.”28

1944 yılı içinde hazırlanan İstanbul Teknik Üniversitesi Kanunu nedeni ile Eğitim Komisyonu'nun hazırladığı raporda da aynı görüşler yer alıyordu: “İlmi muhtariyet sahibi olmaları, yüksek tahsil müesseselerinin istenen seviyeye ulaşabilmelerinin ve kendilerinden beklenen işleri görebilmelerinin şartıdır.”29 4936 sayılı yasanın hazırlanması sırasında da Milli Eğitim Komisyonu raporu aynı görüşü savunmaktadır: “ .... değişik memleketler üniversitelerinin yönetimleri ...... farklı şekiller göstermekle beraber, aralarında esaslı benzerlikler ve müşterek temeller vardır. Bu müşterek temellerden başlıcası üniversitelerin bilimsel, yönetsel özerklikleri olması, öğretim üyelerinin, organlarını seçme yetkisine malik bulunmalarıdır.” 30

Çok partili ilk seçimlerden sonra, ülkemizin devlet idaresinde ve özellikle parlamentosunda bir yön değişikliği karşımıza çıkıyor. Bu değişiklik özellikle eğitim alanında kendisini göstermeye başlıyor. Ancak kuşkusuz, eğitim alanındaki bu değişiklik, devletin genel ideolojisindeki değişikliğin ilk işareti idi.

Milli Eğitim Bakanlığı'na Hasan Ali Yücel'in yerine gelen Reşat Şemsettin Sirer zamanında, yoğun bir Köy Enstitüleri aleyhtarlığı başlamıştır. Bu okulların komünist yuvası, fuhuş yuvası oldukları şeklinde söylentiler yayılmaya başlıyor. Enstitülerin savunucuları ise, bu söylentileri şiddetle reddederek; köy kız ve delikanlılarının bir arada çalışmalarını, iş yapmalarını içlerine sindiremiyen tutucu çevrelerin uydurması olduğunu ileri sürüyorlar.

Kuşkusuz sadece şayia ve hatta bazı noktalardan kötü işleyiş, bu okulların kapatılması nedeni olamazdı. Vücudumuzda bir organımız hastalanıp, normal bir işleyiş göstermediğinde nasıl hemen onu atmayı düşünmez, tedavi çareleri arar isek; bu okulların da (eğer var idi ise) hatalı yönlerini düzeltme yoluna gitmek gerekirdi; yok etmek yoluna değil. Ancak kuşkusuz böyle bir yola gitmek için, temel olarak bu okullarla varılmak istenen amaca inanmak gerekli idi.

Kanımca, bu okulların ortadan kaldırılmak istenmesinin nedenleri daha farklı idi. Bu okul mezunları köylerine döndükçe iki gurubun sosyal ve ekonomik yararları zedelenmeye başlamıştı. Bunlar köy ağaları ve imamlar idi. Bu kişilerin sosyal liderlikleri sarsılmaya başlamıştı. Bilgili, aydın yeni öğretmen ve eğitmenler, gerek genel dünya görüşleri, gerek getirdikleri (insan hakları, sosyal adalet, köleliğin bulunmadığı, herkesin eşit olduğu vb) yeni değerlerle, köyde öncü, lider durumuna geçmeye başlamışlardı. Kuşkusuz bunda, bu yeni öğretmen ve eğitmenlerin yetişme tarzlarının da önemi vardı. Çünki onlar köyün, köylünün günlük bazı gereksinimlerini karşılayacak yeni tarım yöntemleri, elektrik, inşaat vb. konularda da yeterince uygulama sahibi idiler ve bu alanlarda köylünün gereksinimlerini sağladıkça daha fazla saygınlık kazanıyorlardı.

Sosyal yararların zedelenmesi yanında, ekonomik yararların da kaybı tehlikesi bu sözü edilen iki gurubu, Köy Enstitüsü uygulamasının karşısına itiyordu. Köyde yeni bir öncü, yeni bir lider belirdikçe, bilgi açısından onunla rekabet edemiyen imamın öncülüğü zayıflıyor ve elde ettiği (tabiri maruz görün) bir takım avantaları azalıyordu. Konu ağalar açısından daha da önemli idi. Köylüleri toprağında boğazı tokluğuna çalıştırmaya, köyteri içindeki köylülerle birlikte alıp satmaya, kısacası feodat düzenin tüm olanaklarından yararlanmaya alışmış ağalar; giderek bu olanaklarını ve daha kötüsü, bir toprak reformu ile geniş topraklarının bir kısmını kaybetme tehlikesi içine girmişlerdi. Ayrıca unutulmamak gerekir ki, çok partili hayata girmenin temelini teşkil eden meşhur dörtlü takrir de parlamentoda Toprak Reformu Yasası tartışmaları sonucu ortaya çıkmıştı. İşte bu hava içinde köy enstitüleri yok edilmeye başlandı. İlk olarak Hasanoğlan'daki yüksek bölüm kapatıldı. Enstitüler amaçlarından saptırılarak klasik öğretmen okullarına dönüştürüldüler ve 1950'den sonra işlevlerini tümüyle yitirdiler.31

Kuşkusuz sadece Köy Enstitüleri'nin başlarına gelenlerle, eğitim hedeflerinde bir sapmanın mevcudiyetini ileri sürmek doğru olmaz. Fakat aynı tarihlerde birbiri peşi sıra yapılanlara bir göz atarsak, bu iddiam haklılık kazanabilir. Köy Enstitüleri kapatılırken, buna karşın 10 il merkezinde 10 ay süreli imam hatip kursları düzenlendi. 1951 yılına kadar bu kurslar devam etti. 1951-52 ders yılında ise, bu kursların yeterli eğitim vermedikleri gerekçesi ile kursların yerini devamlı İmam Hatip okulları aldı. Aynı yıllarda ilkokullara seçmeli din dersleri konuldu. Dilde Türkçeleşme hareketi durduruldu. Türkçe ezan zorunluluğu kaldırıldı; Anayasa değiştirilerek, dili Osmanlıca olan Teşkilatı Esasiye Kanunu yürürlüğe sokuldu. Böylece artık yeni yetişen nesile Milletvekili s6zcüğü yerine “Mebus”, Cumhurbaşkanı sözcüğü yerine “Reisicumhur”, Genel Kurmay Başkanı kavramı yerine “Erkanı Harbiyeyi Umumiye Reisi” ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kavramı yerine de “Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti” kavramı öğretilmeye başlandı. Tarikatler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Yani “1945 sonrası, çok partili bir dönem giriyor siyasi hayatımıza ve Devrimlerden ödün üstüne ödün veriliyor.”32

Bütün bu gelişmeler bir arada ele alınınca görülmektedir ki, Cumhuriyet'in yeni ideallerine, yeni değerlerine göre gelecek kuşakları yetiştirmeye yönelik eğitim sistemimizde yavaş ve hafif bir değişim değil, hızlı ve keskin bir viraj söz konusudur. Bir takım yeni amaçlar doğrultusunda yeni kuşaklar yetiştirilmek istenmektedir. Bu doğrultudaki değişim, ne yazık ki günümüze kadar arada bir hızı azalsa dahi, devam edip gelmiştir; günümüzde de, özellikle 12 Eylül'den bu yana büyük bir ivme kazanmıştır.

Şimdi kısaca bu gelişmelere bakalım:

Şeriat ve teokratik devlet özlemi ile çağdışı bir ideolojiyi Türkiye'ye egemen kılmak isteyenlerin ülkeyi nereye götürmek istediklerini anlamak için dikkatimizi günümüz eğitim ve öğretim kurumlarında yoğunlaştırmamız gerekir. Çünki bilimsel veriler yangının orada çıktığını göstermektedir.

Biraz önce belirttiğim üzere 1951-52 ders yılından itibaren ülkemizde imam hatip okulları yeniden açılmaya başlandı. Bu okullar sadece meslek okulu oldukları sürece, laikliğe ve Öğretim Birliği yasasına aykırılıkları söz konusu olmaz. Aksine, gerekli bir kamu hizmetini görecek kişileri yetiştirme açısından yararlı sayılabilirler. Esasen Öğretim Birliği yasasında da “imamlık, hatiplik gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesinde görevli memurları yetiştirmek için” bu mekteplerin kurulabileceği, yani bu okulların ancak birer “meslek okulu” olabilecekleri öngörülmüştür Ancak zaman içinde bu okullar “meslek okulu” niteliğinden ıızaklaştırılmışlardır. Bir kere bu okullara kız öğrenci alınmaya başlanmıştır: 0ysa İslam dininde kadınlar din görevlisi olamazlar. Bir mesleği yapamıyacak kişilerin, o meslek adamı yetiştiren okullarda işleri nedir? 1963-64 ders yılında imam hatip okullarında sadece 3 kız öğrenci varken, 1989-90 ders yılında bu sayı 69.171'e çıkmıştır. Bu olay, söz konusu okulların “meslek okulu” niteliğinden uzaklaştıklarını gösteren ilk işarettir.

Daha sonra 1973 yılında bu okullar lise düzeyine getirilmiş, 1983 yılında da tüm fakültelere öğrenci yetiştiren okullar konumuna dönüştürülmüştür33 ve böylece bu okullar “meslek okulu” olmaktan tamamiyle çıkarak birer “din eğitimi veren lise” haline dönüşmüşlerdir. Bunun sonucu ülkemizde üniversite öğrencileri farklı iki kaynağa dayanır hale gelmişlerdir: Birincisi laik liseler; diğeri din eğitimine dayalı imam hatip liseleri. Böylece Öğretim Birliği yasası ve ilkesi zedelenmiş, dini okul-laik okul şeklinde Osmanlı devletinde görülmüş olan tehlikeli ayırım tekrar ortaya çıkmıştır.

Günümüzde imam hatip liseleri artık laik liseleri ortadan kaldıracak bir hızla çoğalmaya başlamışlardır. 1960 yılında sayıları 35 iken 1996 yılında bu rakam 609'a ulaşmıştır. Yine 1960 yılında öğrenci sayısı 1170 iken 1996 yılında bu rakam da 515 bin'e ulaşmıştır.34 İmam Hatip Liselerinden yılda 53 bin 553 kişinin mezun olduğu saptanmıştır. Buna karşın yıllık imam gereksinimi ise sadece 2 bin 288 kişidir.35

Anayasamız, Öğretim Birliği yasasını korumaktadır. Ancak koruma, küflü raflarda dokunulmadan bekletilme şeklinde olmamalıdır. Uygulanırlığını sağlamak gerekir.

Öğretim Birliği Yasası, bu okulların ancak meslek okulu olarak açılabileceklerini öngörmektedir. Günümüzde ise yasanın bu hükmü uygulanmamaktadır. Anayasa'ya saygımız var ise, Anayasa uygulanmak durumunda ise, İmam Hatip okullarının mutlaka meslek okulları haline dönüştürülmesi gerekir. Ağustos 1997'de yürürlüğe giren “8 yıllık kesintisiz eğitim” yasası önemli bir adım sayılabilir ama, yeterli bir çare değildir. Herşeyden önce Lise çağında yine imam hatip okullarında militanlar yetiştirilecek, yine Üniversitelerimiz bu militanlarla doldurulacaktır. Bilindiği üzere teokratik bir düzeni özleyen siyasi oluşumtar İmam Hatip Liselerini kendi “arka bahçeleri” ve öğrencileri de “istikbaldeki militanları” olarak niteliyorlardı. Ve bu nedenle de kesintisiz 8 yıllık eğitime karşı çıkıyorlardı ve hala da çıkıyorlar. Bu gurupların en büyük korkusu, Lise'ye bir gencin gidiş yaşı olan 15-16 yaşlarından sonra, beyin yıkama olanaklannın azalmasıdır. Hakikaten 7-10 yaşları arasında çocuğun beynini yıkayarak militan kazanmak daha kolay iken, bunu 15 yaşından sonra yapmak oldukça zorlaşır. Ancak bu açıdan yeni yasa yeterli kararlılıkla çıkarılamamıştır. Yasa'nın 4. maddesi ile çocukların 5. sınıftan sonra Kur'an kurslarına devamına olanak sağlanıyor ve bu kurslar Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlanıyordu. Ancak bu hüküm TBMM'nde kabul edilmedi. Bunun üzerine ayrıı düzenleme Diyanet İşleri Başkantığı Kuran Kursları Yönetmeliği ile sağlandı. Bu hüküm ile iki sorun ortaya çıkarılmıştır. Birinci olarak bu hüküm ile Öğretim Birliği yasasına aykırı hareket edilmiştir. Zira Öğretim Birlıği Yasası bütün eğitim işlerinin tek merkezden, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmesini amirdir. Böylece bir yandan Anayasa ile korunan devrim yasasına aykırılık yapılırken, öte yandan bu kursların içeriği konusu yine oldukça kuşkulu bırakılmıştır. İkinci sorun ise, 5. sınıftan sonra çocuklara bu kurslara devam hakkı tanınmasıdır. Böylece çocuklar, beyin yıkama faaliyetine 10-11 yaşından sonra bırakılır hale getirilmişlerdir. Yani kesintisiz sekiz yıl sistemi zedelenmiş, tekrar 5+3 sistemine dönülmüştür. Ancak mutlulukla belirtmek gerekir ki, 3 Şubat 1998 tarihli gazetelerde yer alan habere göre36 Danıştay 8. Dairesi bu Yönetmelik hükmüne karşı açılan bir davada Yönetmelik hükmü hakkında Yürütmeyi Durdurma kararı vererek bu çarpıklığı gidermiş ve böylece bizlerin de “Ankara'da yargıçlar var” dememizi sağlamıştır. Ancak ülkemizde yargıçların varlığı yeterli olmuyor. Danıştay'ın bu kararından sonra, yaş sınırı ortadan kalktı diye düşünen, ama Danıştay kararının gerekçesini bir kenara atan Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran kurslarına öğrencileri her hangi bir yaş sınırlaması olmadan kabul edeceğini açıklamıştır.

Ayrıca, temel eğitimin 8 yıla çıkarılmış olması tek başına çok büyük bir anlam ifade etmeyecektir. Önemli olan bu eğitimin niteliğidir. Çünki “İnsanımızın yaşam biçimini değiştirebilmek, gözünü gönlünü çağa açabilmek, onu yanlışlarından kurtarıp çağdaş insan değerlerine ulaştırabilmek ancak akılcı ve bilimsel bir eğitimle olası”dır.37 Kesintisiz 8 yıllık eğitime karşı kampanya açan ve cami eylemlerini perde arkasında düzenleyen Akit gazetesinde yer alan bir yazı bu kesimin nasıl bir eğitim ve nasıl bir yeni kuşak istediklerini göstermesi bakımından ilginçtir. Bu gazetenin 6 Ekim 1997 tarihli sayısında yer alan “Eğitimde ibadetin gerekliliği” başlıklı yazıda, çocuğun eğitiminde en önemli hususun “itaat etmek ve itaati öğrenmek” olduğu belirtildikten sonra şu satırlar yer alıyor: “Namazı eda etmek, çocuğu kavradığı ilk gerçekle karşı karşıya getirmek,onda kesin bilgi ile imanı birleştirmek demektir. Bu etkin ve faal ile terbiyedir. Bunun için bu ilimden daha faziletle bir ilim, bu tatbikattan daha önemli terbiye edici bir davranış yoktur. Çoğu kimse, bu önemli fonksiyonu bir tarafa bırakarak çocuklarına coğrafya, matematik ve diğer bilimlerin eğitim ve öğretimine önem vermekte ve böylece bilgisizliklerini ortaya koymaktadırlar.......Bu insanlar gerçekleri bilmediklerinden batının ve materyalist ideolojilerin çizdiği eğitim programına uyduklarından, Allah'ın metodunu ve gerçek ilmi reddetmektedirler.” 38

Konunun daha iyi aydınlanabilmesi için şu hususun da belirlenmesine gerek vardır: İmam hatip mezunlarının büyük çoğunluğu, imam veya müezzin olmak, yahut İlahiyat Fakültelerine devam etmek amacında değillerdir. Onlar ileride ülke kaderine hakim olunabilecek devlet kadrolarını ele geçirme amacındadırlar. Bir araştırmadan örnek vermek gerekirse: 1988 yılında İmam Hatip Lisesi mezunlarının %67'sı (20058'den 13468'i) Hukuk ve Kamu Yönetimi bölümlerini tercih ederlerken, İlahiyat Fakültesi'ni isteyenler sadece %12'dir (2496 kişi).39 1996-97 ders yılında İmam Hatip Liselerinden mezun olanların sayısı 44 bin 319'dur. Buna karşın İlahiyat Fakültelerinin 1997-98 öğretim yılı toplam kontenjanı ise sadece 3118 kişidir.40 Şimdiye kadar ki mezunların sadece %3'ü imam olmuştur.41

Son yıllarda idare ve yargı kadrolarını ele geçirme gayretleri artmıştır. Örneğin 1994 başında atanan 99 kaymakamın 44'ü imam hatip kökenli idi.42  Polis memurlarının % 40'ı imam hatip kökenlidir.43 Devletin resmi haber alma örgütleri de bu hususu doğrulamaktadırlar: 12 Nisan 1985 tarihinde YÖK merkez binasında Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Genelkurmay Başkanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü uzmanlarınca hazırlanmış bir metin konferans olarak verilmiştir. Bu metinde imam hatip lisesi öğrencileri ile ilgili olarak şu bilgiler yer almaktadır: “Büyük çoğunlukla devlet yönetiminde yönetici kadroda görev alabilmelerini sağlama açısından öğrencileri Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri gibi kamu yönetimi ile ilgili konularda öğretim yapan okullara sokmaya çalışmaktadırlar. Bu öğrencileri kendilerine ait yurtlarda ve evlerde çok az ücretle barındırmakta, bazılarına ise karşılıksız burs sağlamaktadırlar”.44 Yargıya sızma gayretleri de aynı hızla devam etmektedir. Gazetelerde yer alan habere göre Mardin'de Kadiri Tarikatına bağlı olup, bu tarikatın zikir törenlerine katıtan 7 yargıç ve savcı hakkında Yüksek Hakimler Kurulu'nca adli ve idari soruşturma açılmıştır.45 Ayrıca Başbakanlık Takip Kurulu'nun gönderdiği rapor üzerine Adalet Bakanlığı 40 yargıç ve savcı hakkında “tarikatlarla bağlantılarının olduğu, tarikat örgütlenmesinde rol oynadıkları, kadın eli sıkmadıkları, harem-selamlık uyguladıkları” iddiaları ile soruşturma başlatmıştır.46 Ekim 1998 başlarında Yozgat C.Başsavcısı, türbanlı öğrencileri okula almayan bir Dekan ve idareciler hakkında soruşturma başlatıyor ve Dekanlığa yazdığı yazıda “türbanlı öğrencilerin derslere girmelerinin yasal hakları olduğunu” belirtiyor.47 Oysa Anayasa Mahkememiz 1989 yılının Mart ayında verdiği karar ile, Üniversitelere türbanla girmeyi serbest bırakan yasa hükmünü iptal etmiş ve karar gerekçesinde türbanın bir ayırımcılık olduğunu, türbanın giderek yaygınlaşmasının Cumhuriyet, devrim ve laiklik açısından önemli sakıncalar doğuracağını belirtmiştir. Anayasamızın 153. maddesinin son fıkrasında da Anayasa Mahkemesi kararlarının “yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı hükmü yer almaktadır. Anayasa hükmü gereği bütün vatandaşlar için bağlayıcı niteliği olan Anayasa Mahkemesi kararının, C.Savcılarını hayli hayli bağlayacağında kuşku yoktur. Ama buna rağmen bir Savcı, Anayasa Mahkemesi kararını hiçe sayarak, türbanlı öğrencilerin Üniversiteye girmelerinin yasal hakları olduğunu ileri sürebilmektedir. Türban konusunda yapılan eylemler, esas amacın rıe olduğunu açıkca ortaya koymuştur. Bu yılın 10 Ekim günü yapılan “elele zincir” eyleminde taşınan “zulüm 75 yaşında” ve “türban sancağımızdır” pankartları, amacın Cumhuriyet rejimine yönelik olduğunu açıkça göstermiştir. Amaç Cumhuriyeti yok edip, teokratik bir devlet kurma, laik düzeni ortadan kaldırıp, şeriat düzenini getirmektir

Bunun yanında, amaçlarına ulaşmada en büyük engel gördükleri Silahlı Kuvvetlere sızma girişimlerini büyük bir gizlilik içinde inatla sürdürmektedirler.48 Ancak bilindiği gibi Harp Okulu'na imam hatip lisesi mezunları alınmamaktadırlar. Buna karşı da yöntemler geliştirmektedirler. Örneğin:

a) Son sınıfta lise değiştiriyorlar ve böylece imam hatip lisesi dışı bir okuldan mezun olmuş tavrını takınıyorlar.

b) Özel kolejler kuruyorlar, ancak buralarda ağırlıklı dini eğitim veriyorlar (Örneğin Ankara Hoşdere caddesindeki Samanyolu koleji gibi). 1994 yılı itibariyle bu şekilde açılan özel tarikat liselerinin sayısı 100'ün üstünde idi.49

c) Askeri lise öğrencilerini ele geçirip, evlerde kurslara tabi tutuyorlar.50

d) TSK bünyesinde çeşitli problemlere sahip değişik rütbelerdeki askeri personele yaklaşarak bunları Nurcu, Süleymancı, Nakşibendi ve Kürtçü­ İslamcı subay ve astsubaylar olarak bölmek suretiyle, tarikatlar bazında ele geçirme yönünde girişimlerde bulunuyorlar.51

Silahlı kuvvetlere sızmalar istenen düzende sağlanamayınca Emniyet Genel Müdürlüğü'ne sızma gayretlerine ağırlık verilmiş, bunda da oldukça başarılı olunmuştur.

Memur sınavlarında uygulanan yöntemlerle laiklik karşıtı bir kadrolaşma sağlanmaya çalışılmaktadır. Özellikle sözlü sınavlarda sorulan sorularla (örneğin Sırat-ı müstakime nedir? gibi) bu sonuca ulaşılmaktadır. Polis Akademilerine alınan Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültesi çıkışlı 77 kişi bir yıllık bir eğitimden sonra İç İşleri Bakanlığı'nda önemli görevlere atanırken, Ankara Polis Öğrenci Yurdu'ndan, babası (dikkat:Kendisi değil) solcu ya da alevi olduğu gerekçesi ile bir gecede 35 polis çocuğu sokağa atılmıştır.52

Kuşkusuz devlet dairelerindeki kadrolaşma hareketinin yapılabilmesi için üst düzey kamu yöneticilerinin desteği gereklidir ve -maalesef- bu destek genellikle sağlanmaktadır.

Günümüz parlamentosunda yandaşları milletvekilleri Harp Okullarına imam hatip mezunlarının alınması için mücadele veriyorlar; Kur'an kursu mezunlarına orta okul diploması verilmesi için yasa önerisi hazırlıyorlar.

Kayseri Belediye Başkanı Doç.Dr.Şükrü Karatepe, 1996 yılında Atatürk'ü anma törenlerine katıldıktan sonra partilileri ile yaptığı toplantıda, Atatürk'ü anma törenlerine bulunduğu mevki nedeni ile “içi kan ağlayarak” katıldığını belirttikten sonra, dinleyenlere “Müslümanlar, sakın ola içinizdeki bu kini, bu nefreti eksik etmeyin” diye öneriyor.  Aynı kişi daha önce ders ­ verdiği Üniversitede öğrencilerine “Kemalizm ideolojisi ölmüştür. İnsanları her 10 Kasım günü Anıtkabir denen o tapınağa götürmenin anlamı yoktur. Atatürk hep yanlış tanıtıldı, aslında beceriksiz bir insandır” diyebilmiştir.53 Aynı Karatepe 1997 yılında ise, 1996 yılındaki konuşmaları nedeni ile mahkum olunca, göğsüne Atatürk rozeti takarak törenlere katılarak “takiyye”nin güzel bir ömeğini verebilmiştir.

Bir devlet başkanı meydanlarda, yaptıkları işlerin ve çıkardıkları yasaların dini kurallara uygunluğunu anlatma gayretine düşüyor; onu takip eden Cumhurbaşkanı da vatandaşlarına bilimi, tekniği bir yana bırakıp her işlerinde Allah'ın ipine sarılmalarını öneriyor.

Ama en acısı 1960'lı yılların sonunda yaşanmış. İsmet İnönü'nün irtica tehlikesi konusunda devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a yazdığı mektuba, Sunay yazılı cevap veriyor ve şöyle diyor: “Ülke yönetimini anarşi yuvası olan laik okullardan gelecek gençlere değil, imam hatip okullarından yetişecek kadrolara teslim edeceğiz”.54  Ve içinde yaşadığımız bu günlerde bu teslim işlemi büyük bir hızla, ne yazık ki hala, devam etmektedir. Ülkeyi kendilerine teslim edeceğimiz bu gençlerden bir grup, Ezine İmam Hatip Lisesi'nde, laiklikten çağdaşlıktan ve yasalardan bahseden öğretmene karşı ayaklanarak şöyle bağırırlar: “Biz bu kanunları tanımayız. Bu devleti yıkıp kendi düzenimizi, yani şeriat düzenini kuracağız.”55

Şeriat özlemcilerinin at oynattığı bir diğer önemli alan da Kur'an kurslarıdır. 1990 yılında Türkiye'de 5197 resmi Kur'an kursu vardı ve Diyanet İşleri her yıl 250 civarında yenisini açmaktadır. Diyanetin açtıkları dışında resmi olmayan kursların sayısı ise belli değildir.

Resmi Kur'an kurslarına devam eden öğrenci sayısı halen (1997 rakamları ile) 1 milyon 685 bindir. Yapılan incelemede her beş yılda bir bu sayının iki katına çıktığı saptanmıştır. “Bu durumda 2005 yılında bu rakamın 7 milyona çıkacağı değerlendirilmektedir.”56

Herkesin inandığı dinin kutsal kitabını öğrenmesi, içeriğinde neler olduğunu bilmesi en doğal hakkıdır (tabi sadece arapça bir takım cümleler ezberletilmekle kalınmıyor, aynı zamanda içinde ne olduğu, ne söylediği herkese anlıyacağı bir dille anlatılıyor ise). Bu açıdan Kur'an kursları, soyutda bakılacak olursa, laik düzenin sağladığı güvence altında, din ve vicdan özgürlüğünün gereği olarak yürütülecek kurslardır. Ebeveynin izni ile çocukların bu kurslara gitmeleri de, ebeveynin çocuklarına istediği dini terbiyeyi verme hakkının doğal sonucudur. Soyut olarak baktığımızda doğru ve gerekli görülen bu hususlar, ne yazık ki somutda bir başka amaca yönelmişlerdir.

Devletin istihbarat birimleri bu konuda şu açıklamayı yapıyor: “Dini inançların çocuk yaşlarda daha kolay aşılanabileceği bilindiğinden zararlı dini unsurlar, gençlikten önce çocuk yaştakilere el atmayı tercih etmektedirler.”

Bu açıklamadan daha açık olan ve daha vahim bir durum sergileyen bir açıklama Tempo dergisinde yer aldı. Tempo dergisi Kur'an kurslarına başlarken çocuklara yaptırılan yemin metnini yayınladı.57 Bugüne kadar tekzip edilmeyen, yalanlanmayan, hatta 1997 yılı içinde tekrar basında yer alıp tartışma konusu yapılan metin aynen şöyle:

“Ben Muhammed müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz ve laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye'yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkartılan dinsiz kanunların tatbikini önliyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayalı şeriat devletinin kurulması için devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek için çalışacağıma dinim, Allah'ım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kassem ederim.”

Zorunlu din dersleri de şeriatçılar için kullanabilecekleri yeni bir alan verdi. Din derslerinin zorunlu olması herşeyden önce insan haklarına aykırıdır. Türkiye'nin de imzaladığı ve bu nedenle ülkemizde bir yasa olarak yürürlükte olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Ek Protokolü'nün 2. maddesi aynen şöyledir: “Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkına saygı gösterir.” Zorunlu din dersi, çocuğunun bu derse girmemesini isteyen, ya da dini terbiye veya belirli bir dini terbiye almamasını isteyen ebeveynin bu anlaşmada belirtilen insan hakkına aykırıdır.

Bunun somut bir örneği de yaşanmıştır. Galatasaray Lisesi'nde okuyan 17 yaşında katolik bir genç bu dersi almaya zorunlu tutulmuş ve her ders kendisini tahtaya kaldırarak “Seni müslüman yapacağım” diyen bir din dersi hocasının baskısı ile karşılaşmıştır. Bu öğrenci en nihayet okul değiştirip Saint Joseph lisesine giderek bu baskıdan kurtulabilmiştir.58

Bu derslerdeki sadece uygulamalar değil içerikler de o derece sakıncalı, bilim dışı bilgi ve dogmalar içermektedir. Bir örnek:  Lise 2. sınıflar için M.E.B.nın hazırlattığı Din Kültürü ve Ahlak kitabında şu sözler yer almaktadır: “İnancımıza göre vatanımızda hür ve huzur içinde yaşamak için gerektiğinde savaşmak da Allah'ın emridir. Bunun dinimizdeki adı Cihat’tır.” 59 Oysa “Cihat” din uğruna yapılan savaşa verilen addır. Böylece gencecik beyinler “Cihat” yani “din uğruna savaş” fikri ile yetiştirilmekte ve devletimizin “yurtta barış, dünyada barış ilkesi reddedilmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, M.E.B.'mızın günahı sadece bu derslerle de sınırlı kalmamıştır. Anayasa'nın 58. maddesine ve Milli Eğitim Temel Kanunu hükümlerine göre gençlerin müsbet ilim ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetiştirilmeleri M.E.B.'nın görevidir. Milli Eğitim Bakanlığı bu görevini nasıl yerine getiriyor bakalım:

M.E.B.'nın, hepinizin bildiği gibi, Tebliğler Dergisi adlı bir yayını vardır. Bu dergide öğrencilere okumaları için öğretmenlerce önerilmesi gereken ve bu nedenle de okul kütüphanelerinde bulunması gereken kitap ve dergilerin isimleri yer alır. “Dinsel kitaplar Tebliğler Dergisi’nde en çok salık verilen kitaplar olarak başta gelmektedir.”60 Tebliğler Dergisi’nde yer alıp, okul kütüphanelerinde bulunması gereken ve öğrencilere okumaları için önerilecek dergilerde yer alan bir kaç pasajı sizlere örnek olarak sunmak istiyorum:

Bu dergilerden birisinde şu satırlar yer alıyor:

“Evde canlı insan veya hayvan resmi varsa o eve girmek günahtır.

-Yemek yiyenlerin yüzüne bakmak günahtır.

-Yerde oturarak yemek yemek ve sol ayak üzerine oturarak sağ ayağı bükmek gerekir. Aksi günahtır.

-Dinimiz gereği el ile, hem de elin üç parmağı ile yemek yemek  gerekir.

-Ekmek ve eti bıçakla kesmek mekruhtıır.

-Yüksek masalarda yemek yemek mekruhtur.

-Yemekten sonra önce elleri yalamak, ondan sonra silmek gerekir.”61

Milli Eğitm Bakanlığı'nın lise ve dengi okul öğrencilerine önerdiği diğer bir dergide yer alan yazıda “öldürün” önerisi yer almaktadır: “Hangi çeşidi olursa olsun veya hangi yolla düşünülürse düşünülsün, netice olarak en vahim bir felaket olarak İslam fıkıhına (hukukuna) göre küfrün neticesi şudur: Küfre düşen insanın imanı selbolur (gider). Yeniden iman getirmesi, evli ise nikahını tazelemesi, haczetmişse haccını iade etmesi (yinelemesi) gerekir. Eğer mürted olmuşsa (dinden dönmüşse) telkinle imana davet edilir, kabulden imtina ederse (kaçınırsa) katli vacip (gerekli, uygun) olur”.62            

İnsan sevgisinin, hoşgörünün tüm insanlar arasında yayılması için çalışılan, herkesin din ve vicdan özgürlüğüne sahip olması gerektiğinin kabul edildiği bir çağda, gençlerimizi ne güzel(!) eğitiyoruz.

Yine M.E.B.'nca lise ve dengi okullardaki öğrencilere eğitim ve öğretim açısından yararlı görülerek önerilen bir dergide kaval, def ve ney dışında müzik aletleri ile yapılan müziğin haram olduğu; okul piyeslerinde rol gereği nikahlanmak veya kafir rolü yapmanın haram olduğu; keza ister elle çizilmiş ister fotoğraf olsun her türlü resmin haram olduğu belirtildikten sonra küçük çocuklar ve gençler için en büyük günahın kahkaha ile gülmek olduğu vurgulanmaktadır.63                 

Milli Eğitim Bakanlığı'nın önerdiği diğer bir dergide yazılanlar da şu: “Tarihi seyri içinde toplumumuzda hastaları okuyarak tedavi etme yaygın, müessir (etkili), sık başvurulan ve geçerli bir usul olmuştur. Yani, toplumsal deneyimler vardır bu hususta..... tatbikatlar ve olumlu sonuçlar vardır. Bilinen tıbbi metodlarla düzelemeyen hastaların Kur'an ayetleri ve dualarla düzeldiği, toplumumuzda bilinen ilmi bir gerçektir.”64    Görüyorsunuz “ilmin ne olduğu da ne güzel (!) belirtilmiş.             

Diyanet İşleri Din İşleri Yüksek Kurulu ve Milli Eğitim Bakanlığı önerileri ile 6-9 yaş çocukları için hazılanıp okul kütüphanelerine gönderilen resimli bir hikaye kitabında şu olay yer alıyor: Küçük Elif, ezan okunurken saygı göstermeyen bebeğinin ayağını çat diye kırıyor ve babasından kocaman bir aferin alıyor.65               

Adam öldürmek, adam yaralamak gerektiği, kahkaha ile gülmenin günah olması. İşte 21. asra yaklaştığımız günlerde adının başında “Milli” sıfatı da bulunan Eğitim Bakanlığı'mız “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” gençleri böyle yetiştiriyor.

Bu şekilde yetiştirilen öğrencilerin çıkardıkları bir okul dergisinde de “Kızlarla erkeklerin bir arada oturmasının günah olduğu, tesettürün medeniyeti, açılmanın ilkelliği anlattığı; ince çorap giyenlerin cehennem odunu olacakları” yazılıyordu.66 Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim müfettişleri tarafından yapılan incelemelerde, bazı okulların kütüphanelerinin şeriatçı yayınlarla doldurularak öğrencilerin laik sistem karşıtı yönlendirildiği saptandı. Müfettişlerin bu konuda Bakan'a sundukları raporda “Beyinler yıkanıyor, Atatürk'e, cumhuriyete ve laikliğe düşmanlık zehirleri fışkırıyor” denildi.67

Milli Eğitim Bakanlığı bir yandan, yukarıda içeriklerinden örnekler verdiğim dergi ve kitapların okul kütüphanelerine alınmalarını ve öğrencilere okumaları için tavsiye edilmesini kararlaştırırken, öte yandan Kocaeli Bölgesi Eczacı Odası'nın Cumhuriyet Gazetesi'nin yayınladığı Mustafa Kemal Atatürk ve ilkeleri ile Cumhuriyetimizin kuruluşu ve yakın tarihi konularını işleyen kitapları okullara dağıtma kampanyasına izin vermemiş, hem de bu yasaklama 1998 yılının Eylül ayında gerçekleşmiştir. 68

Milli Eğitim Bakanlığı'nın belirli bir yönde davranışı sadece önerdiği dergi ve kitaplar ve din dersleri ile de sınırlı kalmıyordu. Atanan öğretmenlerin niteliği de çok önem kazanmaktadır. Kütahya'da bir ilkokulda Halit Balta adlı öğretmen ilkokul 1. sınıftaki öğrencileri “Günaydın” yerine “Selamünaleyküm” diye selamlamakta ve öğrenciler de tek bir ağızdan cevap vermektedirler: “Aleykümselam!”.69 Sadece Ankara'da kılık-kıyafet kanunu hükümlerine aykırı hareket ettikleri gerekçesi ile 70 öğretmen hakkında soruşturma açılmıştır.70 Aynı nedenle İstanbul'da haklarında soruşturma açılan öğretmen sayısı ise 40'dır.71 Ayrıca ilkokul, ortaokul ve liselerimizin çoğunda mescit açılmıştır. Ankara Çankaya Lisesi'nde açılan Mescit ile ilgili olarak inceleme yapan Milli Eğitim müfettişleri verdikleri raporda “Okullarımızda mescit açılmasını yasaklayan bir hüküm yok” diyerek rapor vermiş ve mescitin devamını sağlamışlardır.72

Okullarımızın bazılarında milli bayramlar dahi angarya olarak görülmeye başlanmıştır. Örneğin, 9.12.1993 tarihinde İstanbul Valiliği Özel Fatih Erkek Lisesi'ne yazdığı yazı ile 1994 yılı 23 Nisan etkinliklerine okulun 60 öğrenci ve 2 beden eğitimi öğretmeni ile katılmasını ister. Valiliğe cevap Müdür imzası ile değil, Okul Aile Birliği Başkanı imzası ile verilir. Yazıda bu tür etkinliklere katılmanın öğrenci ve idarecilerin çok vaktini aldığı, öğrencilerin çeşitli proje ve yarışmalara hazırlandıkları belirtildikten sonra “öğrencilerimizin bu şekilde meşgul edilmesini istemiyoruz” denilir.73

Kuşkusuz eğitim hedeflerindeki bu değişiklik kendisini yüksek öğretimde de gösteriyor. YÖK ile birlikte, yukarıda gerekliliğini gördüğümüz Universite özerkliği kaldırılıyor ve bunun nasıl sonuçlar doğurabileceğinin birörneği Çernobil olayında yaşanıyor. Çernobil olayı sırasında resmi ağızlar Türkiye'deki çay mahsulünün bundan etkilenmediğini ilan ederlerken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde olayı inceleyen bir kaç bilim adamı, çaylarımızın Çernobil'deki patlamadan etkilendiğini ve çaylarımızın radyo aktif madde içerdiğini açıklıyor. Derhal YÖK işe karışarak bu konularda bilim adamlarının açıklama yapması yasaklanıyor ve sözü edilen bilim adamları sürülüyor. Yıllar sonra bu bilim adamlarının doğru söylediği, halktan saklanarak halkımıza radyoaktif yüklü çayların içirildiği ortaya çıkıyor.

Yüksek öğretimde şeriatçı etkinlikler de devam ediyor. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Doç.Dr. Bekir Topaloğlu'nun öğrencilere yardımcı ders kitabı olarak önerdiği ve kendisinin yazdığı “İslamda Kadın” adlı kitabında, kadın sesi “kulak zinası”, kadının elini sıkmak ise “el zinası” olarak tanımlanıyor.74  Ve sonuçta:

Koltuğunda erkek oturtmayan bayan diş hekimleri yaratıyoruz.75

Kırıkkale'de bir çocuk doktoru bayan tabelasına, 9 yaşından büyük erkek çocuklara bakılmıyacağını yazıyor.

Bir doktor adayı bir gazeteye yazdığı yazısında anatomi dersinde kadavraya don giydirilmesini öneriyor.76

Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Konukçu, Atatürk Üniversitesi'nde ilân edilen kadrolara önceden belirlenen cemaat üyelerinin alındığını , cemaatlerin bu kadrolar için adam hazırladıklarını ifade ettikten sonra “30 yıldır bu Üniversitedeyim. Atatürk Üniversitesi bilim yuvasından çok medreseye benziyor” diyerek görevinden istifa ediyor.”77

Kuşkusuz bu kadarla da kalmıyor. Bu şekilde beyinleri yıkanarak yetiştirilenler, tek silahları kalemleri ve günahları da düşüncelerini yazmaktan ibaret olan Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve diğerlerini öldurüyorlar; dinsiz saydıkları 37 kişiyi Sıvas'ta kılları kıpırdamadan canlı canlı yakıyorlar. Son zamanlarda çeşitli illerdeki şeriatçı hareketlere, topluluklara dikkat ediniz. Büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğunu göreceksiniz. Bunun ülkemizin yarınları açısından ne büyük tehlike teşkil ettiğini düşününüz.

Anayasamız 58. maddesinde aynen şöyle diyor: “Devlet, İstiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilim ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.” Şimdiye kadar incelediğimiz uygulamaların Anayasa'nın bu hükmüne ne derece uygun düştüğünü de lütfen düşününüz.

Ülkemiz Avrupa Birliği'ne katılmak için gayret göstermektedir. Ancak tartıştığımız ve örnekler sunduğumuz bir eğitim düzeniyle Avrupa Birliği'ne nasıl girebiliriz? Bir an için bu topluluğa girebildiğimizi varsaysak dahi, o toplulukla nasıl bütünleşir, o topluluğa nasıl uyum sağlarız?

Ülkemiz çok tehlikeli bir yol kavşağına gelmiş durumdadır. Ya çağdaş değerlerle, çağdaş ııygarlık yolunda ilerliyeceğiz; ya da orta çağ karanlığına geri dönecek İran benzeri bir rejime mahkum olacağız. Atatürk'ün 22 Eylül 1924'de söylediği şu sözleri hiç unutmamamız gerekir: “.... medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında çağdışı kalmış zihniyetlerle, ilkel, boş inançlarla yürümeye çalışan milletler yok olmaya veya hiç olmazsa esir olmaya ve aşağılanmaya mahkumdurlar.”78 “Usu özgürleştirmek, çağdaş, demokratik topluma ulaşabilmek için laikliğe ve bilime dayalı kültür ve eğitim rönesansına (yeniden) gereksinme vardır bugün. Ortaçağ karanlığına karşı aydınlığın üstünlüğü ve utkusu gereklidir. Kemalist bir eğitime yüzde yüz bir dönüş gereklidir. Yoksa çağdaş toplum ve demokrasi, insan hakları, çağdaş üretim ve bölüşüm, özgür düşünce birer tatlı özlem olarak kalmaya mahkumdur.” 79

Şeriat yanlıları, teokratik devlet özlemcileri her yanımızı sarmış durumdalar. Çok disiplinli, çok paralı örgütleri ile gelecek kuşakları, çocuklarımızı, gençlerimizi ele geçiriyorlar. Yani geleceğimizi ele geçiriyorlar.

Genelkurmay Başkanlığı Mayıs-Haziran 1997 içinde irtica tehlikesini anlatan bir sıra brifing düzenledi. İrtica tehlikesinin boyutlarını tam kavrayabilmek amacı ile bu brifinglerde vurgulanan hususlardan bazı önemli noktaları aynen aktarıyorum: 80

“....çok partili sisteme geçişi müteakip siyasi beklentileri nedeni ile Atatürk ilke ve inkılâpları aleyhine verilen tavizlerin sonucu olarak, irticai kesim, demokrasi şemsiyesi altında toplum içinde de teşkilâtlanma çalışmalarına hız vermiş, laik devlet olgusu, yasal bir teminat (mevcut) olmasına rağmen sulandırılmıştır.

Bu bağlamda; Ulu Önder Atatürk'ün ortaya koyduğu çağdaş ve laik Cumhuriyet tehdit altına girme temayülü göstermiş TC' nin.temel nitelikleri yıpratılarak, irticai hareketler, maksatlı bir şekilde desteklenmek suretiyle ülke ve millet, sonu olmayan bir karanlığın içine çekilmeye çatrşılmıştır.” 81

“ `İslâm mutlaka iktidar olmalıdır, yönetilemez' ideolojisine sahip üçüncü nesil fanatik ve şovenist köktendincilerin tahminlerin aksine, çok daha kısa sürede yaygınlaşarak, eylemlerini sürdürdüğü esefle müşahade edilmektedir”. İrticai faaliyetler iç ayaklanmaya doğru ivme kazanmışlardır.82 İktidarlarını sandıktan çıkaracak bir nesli yetiştirme hazırlığındalar. Özellikle kurdukları çeşitli vakıflar aracılığı ile orta öğretimi büyük ölçüde ele geçirmek üzereler.83 Son bir iki yıldır, vakıflar aracılığı ile tarikatler yüksek öğretime de el atmış durumdalar.

İrticai kesim propaganda faaliyetlerini de sahip olduğu 19 gazete, 110 dergi, 51 radyo ve 20 televizyon istasyonu aracılığı ile yürütmektedir. Bu kesim 2500 derneğe, 500 vakıfa, binin üzerinde şirkete, 1200 öğrenci yurduna, 800'ün üzerinde özel okul ve dersaneye sahip bulunmaktadır.84

“Mevcut seçim yasası ve eğitim sisteminin devam etmesi halinde; 2000 yılı milletvekili genel seçimlerinde milli görüşçü partilerin din eğitimli seçmenin etkisi ile toplam oyların yüzde 34'ü ile tek başına iktidara gelerek, ülkede dine dayalı devlet düzenini kurabilecek her türlü değişikliği yapabilecekleri, 2005 yılı milletvekili genel seçimlerinde ise yaklaşık 6 500 000 ilâve din eğitimli seçmenin etkisi ile toplam oyların yüzde 67'sini alarak her konuda mutlak çoğunluğu elde edebilecekleri değerlendirilmektedir.”85

Şeriat özlemcileri bir yandan “açtığı birçok özel okul vasıtasıyla Atatürk düşmanı gençler yetiştirmekte” ancak bununla yetinmeyerek “iktidarın silâhla ele geçirilmesi gerektiğinde, ihtiyaç duyacağı silâhlı gücü yaratma ve silah temin etme amacıyla, başta radikal İslamcı gruptar olmak üzere hızla silahlanmaktadırlar.” Bunun yanında “Milli Gençlik Vakfı tarafından inşa edilen öğrenci yurtları içerisinde atış poligonlarına yer verilmekte ve “özel koruma timleri” teşkil ederek, irtica ordusunun altyapısını oluşturmaya gayret etmektedir”ler. 86

Ülkemizde şeriat düzeni kurulması çalışmalarına bazı yabancı devletler de destek vermektedirler. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya, Cezayir ve Mısır da, Türkiye'deki legal ve illegal İslami kuruluşlarla İslam rejimi ihraç çalışmalarına katılmaktadır. Ayrıca Bosna­ Hersek, Çeçenistan ve Afganistan'daki İslami örgütler de, rejim ihracı konusunda dolaylı olarak araç olmaktadır. 87 

Kuşkusuz şeriat özlemcilerinin toplumda taraftarlarının giderek artmasında ülke ekonomisinde bozukluk. Da önemli ölçüde etken olmaktadır.­ Bilinmektedir ki, fakirlik sınırında bulunan ve büyük geçim sıkıntısı çeken kişiler; radikal görüşlere eğilim gösterirler. Bu kişiler hayatta çektikleri. büyük zorluklar karşısında çoğu zaman, geçmişten gelen inançların ve yukarıda sözü edilen geniş propagandanın da etkisi ile, dine sığınmaktadırlar. Ekonomik bozukluktan etkilenen bu kişiler üzerinde şeriatçı çevreler rahatlıkla istismar yapabilmektedirler. Son genel seçimlerde “Adil Düzen” uydurmaları ile, bu çevrelerin nasıl aldatıldıkları herkesin bilgisindedir. Ülkemizdeki ekonomik bozukluk, özellikle milli gelir dağılımındaki bozukluk bu konuda büyük etken olmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 1996 istatistiklerine göre nüfusun % 20'si (yaklaşık 13 milyon kişi) milli gelirin % 4,9'unu almaktadır. “Bu miktar, bir insanın yaşamını idame ettiremiyeceği, yoksulluk sınırının altında bir rakamdır.”88 İkinci % 20'lik dilim ise milli gelirin % 8,6'sını almaktadır. “Bu miktar, kişinin yaşamını zorla idame ettirebileceği yoksulluk sınırı civarında bir rakamdır.”89 Yani kısacası nüfusumuzun % 40'I, yaklaşık 26 milyonu yoksulluk sınırı altında veya bu sınırda bir yaşam sürmektedir. Bunun yanında ülkemizdeki işsizlik oranı da oldukça yüksektir. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün verilerine göre işsizlik oranı % 5,8'dir. Yani 4 milyona yakın kişi işsizdir. İşsizlik kırsal kesimde düşük iken (% 2,9 = yaklaşık 2 milyon), kentlerde oran çok yükselmektedir (% 9,3 = yaklaşık 6 milyon). Ancak esas üzerinde durulması gereken, lise ve daha yüksek eğitimli gençler arasında işsizlik oranının %30.3 olmasıdır. Bu açıdan da eğitim politikamızın yeniden ele alınması, rastgele, yetersiz Fakülteler açarak, istihdam fazlası yüksek okul mezunları yetiştireceğimize, ara meslek elemanlarını yetiştirecek meslek okullarına ağırlık verilmesi, bu meslekleri de ancak meslek okulu mezunlarının yapabileceğini kurallaştırmamız gerekmektedir.

Buna karşın aydınlarımız, laik vatandaşlarımız genellikle suskun. İnsanlarımız belirli bir olay karşısında derhal tepki gösteriyorlar ama tepkileri uzun süreli olmuyor, giderek suskunlaşıyorlar ve özellikle uzun vadeli mücadelelere girmiyorlar. Oysa laik devletimiz giderse insan hakları da gidecektir. Laiklik giderse kadınlar tekrar 2. sınıf insan olacaklardır. Ve laiklik giderse hepimiz hak

sahibi özgür vatandaşlar olmaktan çıkacak, tekrar “kul” haline döneceğiz.

Artık dertleşme, sadece konuşma vakti geçmiştir. “...Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti yapısı yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya”dır.90  Laik kitle örgütlenme, örgütlü mücadele yürütmek zorundadır. Toplumda laik kitlenin sayısı sanıldığından daha çoktur. Ancak bu örgütsüz kitle, ülke sorunlarına ağırlığını koyamamaktadır. Sadece cenazelerde biraraya gelerek “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” diye haykırmak yeterli değilidir. “Şimdi yapılması gereken tekrar aydınlanma yoluna dönmek, tüm eğitim sistemimizi ve  onu yürütmekle yükümlü MEB’ı çağdışı anlayıştan kurtarmaktır. ...Önemli olan zorunlu eğitimin kesintisiz 8 yıl sürmesinden çok, usçuluğun (akılcılığın) benimsetilmesi, iyi bir felsefe öğretimi ile yeni ufuklar kazandırılması”dır.91  Bunun için de örgütlenip, mali olanaklar sağlayıp, laik okullar, laik talebe yurtları kurmak zorundayız. Örgütlü bir kamu oyu oluşturarak, siyasi partileri etkilemek ve böylece laik devleti yıkmak isteyenlere bürokraside gösterilen müsamahayı, işbirliğini ortadan kaldırmak zorundayız. Tehlike kapımıza gelmekle kalmamış, eşiği bile aşmıştır. Tren kaçmak üzeredir. Sonradan pişman olup, kafamızı duvarlara vurmanın faydası yoktur.

Bu konuda tüm aydınlara büyük görevler düşmektedir. Çevremizi bu konularda aydınlatma çalışmalarımıza hız ve güç vermeliyiz. Ancak bireysel çalışmalar, örgütlü çalışanlar karşısında yetersiz kalmaya mahkumdur. Bize bunu tarih göstermektedir. Bu nedenle, örgütlenerek ağırlığımızı koymak, baskı grubu oluşturmak zorundayız.

Daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu bulabilmek için tartışmaya ve özeleştiri yapmaya zorunluyuz. O halde bu noktada da bir özeleştiri yapmak gerekir. Yıllardır mali olanaklarımızdan ne kadarını eğitim çalışmaları için katkıya ayırdık? Laik okullar, laik talebe yurtları kurulması için ne kadar katkıda bulunduk? Eğitim kurumlarındaki mali güçleri zayıf Atatürkçü gençlere nasıl bir destek sağladık? Onlar için okullar, yurtlar açtık mı? 28 Kasım 1997 günü Şırnak'tan canlı yayın yapan ATV televizyonunun “Siyaset Meydanı” programında, pırıl pırıl lise öğrencileri kitapsızlıktan, kaynaksızlıktan yakındılar, liselerinde kütüphane bulunmadığını haykırdılar. Kütüphaneleri olmayan bu liselere birer kütüphane kurulması amacıyla etkinliklerde bulunmak ve çağdaş değerleri veren kitaplarla doldurmak bizler için olanaksız mı, çok mu zor ?

Son zamanlarda şeriatçı cephe, kurdukları vakıflar aracılığı ile özel ilköğretim okulları açmakta, ufacık yavruların burada beyinlerini yıkamaktadır. Biz ne yapıyoruz? Bu şekilde bizler de vakıflar kurarak laik eğitime katkı vermek için ve böylece kendimizin ve çocuklarımızın yarınlarını kurtarabilmek için bütçelerimizin elverdiği ölçüde maddi katkıda bulunmak gereğini acaba neden duymuyoruz?

Son olarak şunu vurgulamak istiyorum: “Atatürk ulusumuzun soluğudur. Türk toplumunun temelini oluşturan bir bilinç, bir ilerleme, bir ulusal birlik simgesidir. Geceyi hep O'nun ışığı kovacaktır. Uygarlık ustası olan Atatürk, her çağda çağdaş kalacaktır.”92  Evet Atatürk her çağda çağdaş kalacaktır ama O'nun kurduğu laik Cumhuriyetimizin çağdaş kalması, O'nun bizlere verdiği Cumhuriyeti koruma ve kollama görevimizi yerine getirmemize bağlıdır. Atatürk “İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır” demişdi. 93  Dilerim ki, Atatürk'ün bu inancını boşa çıkarmayız.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. Saygılarımla. 2.5.2000

Sayfa başı

İçindekiler


Kaynaklar

1-  bkz.Ana Britannica-Hürriyet, C.10, s.98 ; Büyük Larousse-Milliyet, C.6, s.3115

2- “Aydınlanma, evrenin ancak us aracılığıyla kavranabileceğini, insanlığın bu yolla bilgiye, özgürlüğe ve mutluluğa erişebileceğini savunan bir felsefe akımıdır. İnsan usunu ortaçağ zihniyetinden, her türlü dogmadan, yönetim ve din baskısından kurtarmayı amaçlar, onu her alanda işler kılmaya ve yüceltmeye dayanır.”: İlhami Çetin, Aydınlanma Nedir?, Cumhuriyet Gazetesi 23.11.1997, s.2.

3 - Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.II , 2.Baskı, s.198.

4-  Prof.Dr.Aydın Taneri, Atatürk İlkeleri ve Yorum Metodu, Ankara Üniversitesi 1982-83 ders yılı açılış dersi, s.l8.

5-  İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s.18

6-  Ord.Prof.Dr.Sadi Irmak'dan naklen İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s.21.

7-  İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s. 40-41.

 8-Necdet Sakaoğlu, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi, Cep Üniversitesi, İletişim Yayınları, 2.Basım, 1993, s.27-28.

9-  Necdet Sakaoğlu, age., s.28.

10- İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s.53.

11- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.II, 2.Baskı, s.198.

12- Daha fazla bilgi için bkz. Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, s.163 vd.

13- Hamza Eroğlu, Türk İnkılap Tarihi, Yeni Baskı, Ankara 1990, s.274.

14-”Millet Mektepleri'nin açılacağı 1 Ocak 1929 gecesi 34 yaşında ölen Maarif Vekili Mustafa Necati (Bakanlığı:20.12.1925-1.1.1929); 1920'lerin ortamında, Öğretim Birliği Yasasını ödünsüz ııygulamak; karma ve laik eğitimi, zorunlu ilköğretimi yasalaştırmak; yatılı okullar açmak; eğitim-öğretim programlarını hazırlatmak; Bakanlık Örgütü Yasası'nı, öğretmenleri gönendiren özlük yasalarını yürürlüğe koymak; Atatürk'ün tanımıyla “ulusal eğitim ve öğretim işlerinin özerk ve bilimsel bir merkezden yürütülmesi” amacıyla Milli Talim ve Terbiye Heyeti'ni oluşturmak; Harf Devrimi'ni ülke genelinde sonsuz coşku ve istek ortamında ve altı ay içinde başarıya ulaştırmak gibi eğitim devrimlerini üç yıllık görev süresinde gerçekleştirerek kısacık yaşamını ölümsüzlük erinciyle taçlandırmışdı.” Necdet Sakaoğlu, İlkeli Aydınlıklar Açan Yücel..., Cumhuriyet Gazetesi, 20.12.1997, s.2.

15- “Anayasa'ya girişi ancak 1937’de olan kavramın 1926'da öncelikle eğitim alanına sokulması dönemin aydın bakanı Mustafa Necati'nin dinsizlikle suçlanmasına yol açtığı gibi, onun vakitsiz ölümü etrafında da asılsız bir takım dedikoduların yayılmasına neden olmuştur.” Necdet Sakaoğlu, age., s.34, D.Not:**

16-  Necdet Sakaoğlu, age., s.34-35.

17-  İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s.71.

18- Atatürk'ün 22.9.1924 Samsun konuşması. Atatürk aynı hususlara 1922'de Bursa, 1923 Izmir konuşmalarında da yer vermiştir. Bunlar için bkz. İlknur Kalıpçı, Atatürk ve Eğitim, s.38-41.

19- “Harf Devrimi'niın ve Millet~Mektepleri'nin ilk sonuçlacını alamadan 1.Ocak.l929'da ölen ve ereği 'bütün çocuklann okula gittiği, bütün köylerinde okul. Ve eğitmen bulunan bir ülke' olan Mustafa Necati yaşasaydı belki her yurttaşın yaşam boyu okur yazar kalmaları önlemleri de alınırdı. Atatürk'ün temelleştirmeye çalıştığı `halkçılık' ilkesini en doğnı anlayan ve o yönde en doğru ve büyük adımları atan Mustafa Necati olmuş, Türk Milli Eğitimi'nde de onun yeri bir daha doldurulamamıştır.” : Necdat Sakaoğlu, age., s.49.

20-  Necdet Sakaoğlu, age., s.50.

21-  Mustafa Necati'den sonra Türk Milli Eğitimi'ne damgasını vuran ikini kişi Hasan  Ali Yücel'dir. “1938 sonunda ülkede 6.700 ilkokul, 13.500 öğretmen, 546 eğitmen, 864.590 öğrenci vardı. Oysa H.A.Yücel dönemi biterken ilkokul sayısı 13.655'e (yüzde 100 artış) öğretmen mevcudu yüzde 50 artışla 19.658'e, eğitmen sayısı yüzde 1500 artışla 8.751'e öğrenci sayısı da yüzde 70 artışla 1 .360.000'e çıkacaktır. 1938'deki 43 Erkek ve Kız meslek okulu sayısı 1946'da 227'ye, köy kursları da 1'den 309'a ulaşmıştır. 496 Ciltlik klasikler dizisi, Batı ve Doğu kültürlerinin yüzlerce yıllık birikimlerini Türkiye'ye getirirken, 14 ayrı meslek ve edebi dergi ile ansiklopedi de bu dönemde yayınlandı.” : Necdet Sakaoğlu, age., s.88.

22-  Köy Enstitüleri'nin kuruluş yasası 17 Nisan 1940'da yürürlüğe girdi: “Yasanın gerekçesi, 1935 nüfus sayımı sonuçlarına ve ...okuma yazma oranının düşüklüğüne, 31 bin köyde okul bulunmamasına dayandırılmış ve şu tesbitlerle görüşler sıralanmışdı:

-Pratik sorun bulunmazsa daha yüzyıl sorun sürecekti.

- Kentli öğretmenler, köylere uyum sağlayamamaktaydılar. Köy kökenli bir öğretmen kitlesi kazanılmalıydı.

-Köy yaşamına ve koşullarına uyabilen öğretmenleri yetiştirecek bir program ve ortam gerekliydi. Bu program, öğretmeni köyden uzaklaştırmayan, onu, iyi bir çiftçinin bilgileriyle de donatacak ve başarılı bir uygulayıcı kılacak kapsamda olmalıydı.

-Yeni öğretmenler, köyde geçerli demircilik, yapıcılık, dülgerlik, kooperatifçilik, kadınlar için (bayan öğretmenlerin) çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi bilgileri kazandırıcı, tarım işlerini, hasta bakımını öğretici olabilmeliydiler.

-Köyde açılacak okullar, köye gerekli unsurları yetiştiren birer kurum işlevinde, öğrencinin ihtiyaçlarını karşılayan ve üreten, arazisi bulunan yeni okullar olarak düşünülmeliydi.” bkz. Necdet Sakaoğlu, age., s.90-91.

23-  Büyük Larousse- Milliyet, s.7073.

24-  Aynı mahiyette: Albert March'ın İstanbul Darülfünunu'na ilişkin raporu. Bu rapor için bkz. Dr. E. Hirş, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye Üniversitelerinin Gelişmesi, İstanbul 1950, C.1, s.294.

25-     Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Tarih IV, T.C.Maarif Vekaleti, istanbul 1934, s.250.

26- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.II, 2.Baskı, s.43.

27 - Dr. E. Hirş, age., s.294.

28 - Dr.E.Hirş, age., C.2, s.816.

29-  Bu rapor için bkz. Dr.Hirş, age., C.2 s.898-899.

30-  Bu rapor için bkz. Dr.Hirş, age., C.2, s.816.

 31-”...O kadar tenkit edilen Köy Enstitüleri'ne gelince, sadece bugünkü edebiyatımızın mühim bir yanının buralardan yetişen gençler tarafından vücuda getirildiğini düşünmek bu şümullü nadastan kazandığımrzı göstermeye yeter.” Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Ali Yücel'e Dair Hatıralar ve Düşünceler, Yeni Ufuklar Aylık Sanat ve Düşün Dergisi, Yı1:1961, Sayı:109, s.1-9.

32-  M.Güner Demiray, Kemalizm Üzerine, s.24.

33- M. İskender Özturanlı, Öğretim Birliği ve Siyasal İktidarlar, Cumhuriyet Gazetesi, 4.8.1997, s.2.

34-Bu sayılar için bkz. Erbil Tuşalp, Şeriat A.Ş., s.78-80,  ayrıca bkz. Hürriyet 9.8.1997, s.26'da “İmam hatip gerçeği” başlıklı haber.

35- İrticaya Karşı Genetkurmay Belgeleri, Yayına Hazırlayan: Hikmet Çiçek, Kaynak Yayınları No.238, Kasım 1997, s.47.

36- Cumhuriyet Gazetesi 3 Şubat 1998 Sahife: 1 ve 11. Gazete haberine göre Danıştay 8. Dairesi'nin kararında şu gerekçe yer almaktadır: “Temel eğitim 8 yıla çıktığına göre bundan sonra kurslara bu eğitimi tamamlayanlar katılabilir. Aksi durum 8 yıllık temel eğitimin ruhuna ters düşer.”

37- Talip Apaydın, Kesintisiz Eğitim Kim İçin, Cumhuriyet Gazetesi 26.11 .1997, s.2.

38-  Akit Gazetesi 6 Ekim 1997, s.10,

39- TÜSİAD Araştırması: Zekai Baloğlu, Türkiye'de Eğitim Raporu, 1990.

40- Cumhuriyet Gazetesi 2.7.1997, s.3.

41-  Prof.Dr.Cemal Mıhçıoğlu'nun araştırmasından naklen: Erbil Tuşalp, age., s.86.

42-  Erbil Tuşalp, age., s.101.

43-  Hürriyet Gazetesi 9.8.1997,  s.26'da yer alan “Imam hatip gerçeği” başlıklı haber.

44-   Erbil Tuşalp, age., s.71.

45-   Hürriyet Gazetesi 27.9.1995, s.28, 

46-   Cumhuriyet Gazetesi 15.10.1998, s.1 ve 3.

47-   Milliyet Gazetesi 15.10.1998, s.26.

48-  TC Genelkurmay Başkanlığı'nın HRK:7130-97GHD.PLŞ(2) nolu ve “Batı Harekat Konsepti” konulu raporu, Bu rapor için bkz. Cumhuriyet Gazetesi, 1.8.1997, s.1.

49-  Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet Gazetesi 21.2.1994, “Korku” başlıklı yazı.

50- Evren C.Başkanı iken, bu şekilde 813 kişinin askeri okuldan atıldığını açıklamıştır. Keza 1990 yılında Milli Savunma Bakanı Sefa Giray 1983-90 yılları arasında 17'si subay, 97'si astsubay olmak üzere 114 kişinin irticai faaliyetler nedeni ile ordu ile ilişkisinin kesidiğini açıklamıştır. Bunlar için bkz. Erbil Tuşalp, age., s.124-126, 136.

51- Genelkurmay Başkanlığı'nun “Batı Harekât Konsepti” konulu raporu: Cumhuriyet Gazetesi 1.8.1997, s.1.

52-